İKİ MESAFE ARASI…

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatü vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem.

Cenneti kazanmak basit bir mevzu değildir. Hayat, imtihandır. “Velenebluvennekum bişey-in mine-lḣavfi velcû’i venaksin mine-l-emvâli vel-enfusi ve-śśemerât vebeşşiri-ssâbirîn”[1]  “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!”

Allah Teâlâ “Sizi dünyaya gönderdik, başıboş bırakılacağınızı mı sandınız? Elbette bir sınamaya tabi tutulacaksınız.” buyuruyor. Nedir o imtihanalar?

“Bi şey’in minel havf”: korku ile. Hayatınızda korkular olabilir, duruşunuzun aleyhinde bir baskı olabilir. Bulunduğunuz yoldan sizi gevşetecek, saptıracak korkularınız olabilir. Sağ, sol, ön, arka, nereden geleceği belli olmayan bir korku…  Bakalım duruşunuzda bir değişiklik olacak mı olmayacak mı? Allah o anki duruşunuzu gözlemlemek istiyor, ispat etmek istiyor. O zamanlarda sınavı geçebilmek için öyle bir renginiz olmalı ki o renkte aşınma olmamalı.

“Velcû’i”: açlık ile imtihan. Bazı insanların fakirlik aleyhine olacak yani o yolda durduğunda fakir kalacak. “Açlıkla imtihan edeceğiz. Acaba açlık onun halinde bir değişme meydana getirecek mi getirmeyecek mi?”

“Venaksin mine-l-emvâli” Mallarınız açısından ciddi zararlara uğrayacaksınız. Mallarınız da çok değerli, bir tercih yapmak zorundasınız. Mal ve makam mı duruş mu?

“Ve-śśemerât vebeşşiri-ssâbirîn” İşte bu durumlarda dişini sıkan, sabredenler var ya onları müjdele.

“Fe-eyne teżhebûn”[2] Allahu Teâlâ soruyor: “Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?” “Ey kullarım! İleri gittiğinizi zannediyorsunuz ama siz nereye gidiyorsunuz? Her şey benim kontrolümdedir. Benden kaçacağınızı zannediyorsunuz? Bakın, süratli bir şekilde kabre gidiyorsunuz.”

“…inna lillahi ve inna ileyhi raciun”[3] Muhakkak siz Allah’tan geldiniz, Allah’a gideceksiniz; başka gideceğiniz yer yok. Bu iki mesafe arasında, bu gelme gitme arasında Allah ile münasebetini kavi[4] tutan kazandı; Allah ile bağını koparan kaybetti.

Çok çalışmak dünya için ne değer ifade ediyorsa ahiret için de çalışmak onu ifade ediyor. Çalışmak insanoğlunun arzu ve isteklerine ulaşması anlamına gelir. Çalışıyorsa para kazanıyordur. Para kazanması da dünyadaki sonsuz hırslarının bir kısmını alması anlamına gelir. Fakat bu da apayrı bir ihtiras, ayrı bir boşluk doğurur.

İnsan susuzdur ama Allah’tan su istemiyor. Aslında ne istiyor? “Ya Rabbi! Çok susuzum, bana tuzlu su ver.” Tuzlu suyun ardından koşuyor insan ve Allah tuzlu su veriyor. İçindeki o susuzluk, o ihtiras, o boşluk bir iken binlere çıkıyor. Oysa dün yok iken mutluydu, bugün binler var ama mutsuz.  İnsan Allah’tan ne istediğini bilmiyor. Amacı içindeki boşluğu gidermek ise Allah’tan ne istemesi gerektiğini bilmesi gerekir.

İnsan davasız olmaz, her insanın bir davası vardır.  İmam-ı Şafiî Hazretleri “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder.” buyurmuş. Kalp boşluğu kabul etmez. Eğer sen kendini Allah yolunda, amel-i salih yolunda kullanmazsan nefsin seni kendi hizmetinde kullanır. İnsanoğlu amel etmek, çalışmak zorundadır; ya Allah’ın hizmetinde ya dünyanın hizmetinde.

Kalpler sevgi ile dolacak, Allah’ın izni ile bu olmalıdır. Bu ahiretinizin biletidir. Kalp bir anne rahmi gibidir. Bir çocuğa hamil olan anne ne ise kalp de aynen bu anne gibi sevgiye hamil olduğunda aslında Peygamber Efendimize (s.a.v) hamildir. Onun için salih bir müminin kalbini incitmek Kâbe’nin yıkılması gibidir. Kâbe’ye dil uzatmak, yıkmak kadar Allah’ın zoruna gider. “Kim benim dostuma en ufak bir eziyet verirse ben ona savaş açarım.”[5] Neden bir veliye eziyet etmemek bu derece önemli? Çünkü o kalpte Allah vardır. Savaş açmak ne demek? O insanı Allah icap eder dünya nimetleriyle bağlar, işini rast getirir ve o insan uzaklaştıkça uzaklaşır. Ve en sonunda imanı gider ve Allah’ın huzuruna imansız gider. O insanın hali balın üzerine konan sineğin haline benzer. Balın üzerine konan sinek balın lezzetini aldıkça balın içine dalar ve en sonunda ölümü o bal sebebiyle olur. Allah’ın bir dostuna eziyet eden kişi de dünyanın, malın içinde boğulur da en sonunda imanı gider. İşte kalp bu kadar kıymetlidir.

Din orta yolu tavsiye eder. Aşırılık hiçbir şeyde iyi değildir. Bir şey müstesna. Bir şey var ki onda aşırılık isteniyor. Tasavvufta sevgi aşırı isteniyor. Çünkü sevgisi ölçüsünce insan istifade ediyor. Talip olmak, arkasından koşmak lazım. Hiçbir insan yoktur ki sadece ilim ile sadece ibadet ile Allah’ı bulmuş olsun. Kalp olmadan, sevgi dolu bir kalp olmadan bulan yoktur. Sebebini sorarsanız sebebi şu: İnsanın kalbinde yoğun bir sevgi olmadığında unutmaması gereken şeyleri unutabilir. Oysa bizim unutmamız gereken bir imtihan var, nefsimiz var, şeytan var. Nefsin ve şeytanın vesvesesinden sıyrılmak da zordur. Çünkü nefs-i emmare[6] insanı kör eder, gözünün önünde olan hakikati görmesine engel olur. Nefsin böyle bir kuvvesi vardır.

Aşk neden en önemli vasıtadır? Neden aşksız gidilemez, aşksız bulunamaz? Aşk yoksa yarı yolda sizi geri çevirirler. En başta senin nefsin seni bırakmaz. Bir iki gün müsaade eder ama sonra çevirir seni. Seni O’na vermez, seni Allah’a vermez. Çünkü sen nefsin yaşaması adına lazımsın; onun kulu, kölesisin. Seni kolay kolay vermez. Sevgi yoksa nefsin insan üzerinde müthiş bir etkisi vardır. Allah’a seni öyle kaptırır mı, kaptırmaz. Kendine çevirir seni. Çünkü onun malı oldun sen artık, insan kendi nefsinin malıdır. Allah’a ait olmazsa nefsin malıdır. Aşkı bulduğunda ise bırakın bir nefs, bırakın bir şeytan, binlerce şeytan toplansa insan üzerinde etkisi kalmaz nefsin. Artık ne dese boştur. Yani dese ki “Senin sevdiğin zat şöyledir, böyledir.” Hiç etkilenmez, onun gözünde en güzel odur. Veya dese ki “Gel buraya bak, ben sana şunları vaad ediyorum: şu güzel yemekler, şu dünya… Onun gözüne görünmez. Aşk müthiş bir iksirdir, nefsin ve şeytanın etkisini yok eder. Eğer o aşk kişide yoksa nefs der ki “Git dolaş bakalım ama zincirin benim elimde.” Bir sene, iki sene… Sonra çeker yine kendine der ki “Sen benim malımsın, nereye gidiyorsun?”

Onun için aşkı bulmadan istediğimiz kadar ilim okuyalım, aşk olmadan olmuyor. Bir iki adım gideriz sonra nefs ipimizi çeker.  Nefs der: “Sen benim malımsın, şeytan der: “Benim iznim olmadan nereye gidiyorsun?” Ama aşk olursa etkileri olmaz, kişi onların seslerini dahi işitmez. “Filankes şunu mu dedi, bunu mu dedi, o benim hakkımdı, şunu mu konuştu, filan şuna sahip, filan bu elbiseyi almış.” Bunların hiçbirini umursamazsın. Senin gündemin ayrı, senin derdin ayrıdır. Nefs der ki: “Filan şunu yedi, filan şunu yaptı, filan çalışmıyor sen çalışıyorsun.” Bunlar da senin gündeminde olmaz. Sohbete mi geldin, “Ayşe şöyle yaptı, Fatma böyle.” Gözün bunları görmez. O insanları gördüğünde de başka şey görmeye çalışır. Bunlar üstadımı yansıtan en güzel insanlardır, der ve üstadının dışında başka bir şey görmez. Amacı farklıdır onun. Ama diğer şekilde şeytan ve nefsin insan üzerinde oynayabileceği binlerce malzemeleri vardır ve çok kolay bir şekilde avlayabilirler insanı.

            Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ alihî ve sahbihî ve sellem.

 


[1] Bakara Suresi, 155. Ayeti kerime.

[2] Tekvir Suresi, 26. Ayeti kerime.

[3] Bakara Suresi, 156. Ayeti kerime.

[4] Güçlü, sağlam.

[5] Buhârî, Rikak 38.

[6] Nefs-i emmare kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefise verilen isim. Nefis tezkiyesi kademelerinden ilkidir.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.