DÜNYADAN MAKSAT AHİRETİ KAZANMAK

 Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatü vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem.

Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “İlmi arttığı halde zühdü[1] artmayan âlimin ilmi onu Allah'tan uzaklaştırır.” Yani; okumak ve görmek suretiyle bilgisi ve malûmatı arttı ama bu bilgi zühdüne sebebiyet vermedi, zahid[2] olmadı; kalbi dünyadan kopmadı. Dolayısıyla da o kişide hakikatte artan şey Allah’tan uzaklıktır, der. Aslında her şey bir araçtır; amaç, insanın Cenab-ı Allah’a yaklaşmasıdır.

Allah’ı bulmak için yola çıkmak manevi bir seyr ü sülûktur. Nerede bulunur Allahu Teâlâ?  Binip de yedi kat semayı aşabileceğimiz bir vasıta olsa ve biz ona binip Allah’ı aramaya çıksak, dünyadan uzaklaşsak, bir daha dönmemek üzere dünyayı terk etsek ve yolculuğumuz binlerce yıl sürse, çok zahmetli olsa acaba biz bu şekilde Allah’ı bulabilir miyiz? Hayır! Allah bu şekilde bulunmuyor. Rabbül Alemin’i bulmanın yolu kalptedir. Peki nasıl? Yolu, metodu nedir?

Kişi etrafında onu kör eden bütün her şeyden sıyrılır ve kendisi ile üstadı arasında bir kalp yolu bulur ve üstadının kalbine varır. Önce üstada, sonra Resulü Ekrem’e (s.a.v.) uzanan bir yol… Örneğin kişi buralara geldiğinde gözlerine değen bir sürü insan vardır. Burada gördüğü her bir insanın ardında üstadını arayacak, o insan bir vasıta olacak onun için. Birinin edebini görecek, birinin başka güzel bir yönünü görecek; bunlar benim üstadımı yansıtıyor, diyecek. Dolayısıyla o bir yol olacak kendisine ve üstadını bulacak. Üstadın arkasından fena fir-resule geçecek ve bu sefer Resulü Ekrem’i (s.a.v.) arayacak. Ve en sonunda Resulü Ekrem’in arka planında ise Cenab-ı Allah’a varmaya çalışacak, hedefi Cenab-ı Allah olacak. Biz bu şekilde düşünürsek –inşallah- varacağız.

Peki, Allah’a varmada vasıta nedir? Dünyadan hızlı bir şekilde çıkmanın, dünyayı terk etmenin yolu kalpteki duygulardır. Çünkü duygular vasıtasıyla kalp dünyaya bağlanır. Hakeza dünya dışındaki duygular vasıtasıyla da insan ahirete bağlanır. Çünkü kalbin çanağını ahirete çevirecek tek şey insanın kalbindeki duygulardır. Onun için ilim maksat değildir, bilgi amaç değildir. Bilgisi artmış ama kalp “zühd” sıfatına hamil değilse, “zühd” sıfatını kazanmamışsa aslında o kişide artan şey hakikatte Allah’a yakınlık değil uzaklıktır. Bilgi; okumak, dinlemek, görmek ve bunlardan hâsıl olan insan zihnindeki malumatlar, işaretler, çözümlemeler artsa bile kalpte zühd hâkim olmuyorsa bu durumda artan şey uzaklıktır. İlim öğrenmek çok mukaddestir ama ilim beraberinde zühdü getirmiyorsa insan için bir avantaj olmuyor.

Rabbül Âlemin buyuruyor ki: “Ey iman edenler! Size, can yakıcı bir azaptan kurtaracak, kazançlı bir ticaretin yolunu göstereyim mi?[3]” Allahu Teâlâ soruyor kullarına, “Ey kullarım! Benimle ticaret etmek istemez misiniz?” Allah ile ticaret yapmak ne demek? Dünyanın en zengin insanından bize bir teklif gelse ne derdik? İhtimaldir ki şöyle derdik: “Sendeki güç ve iktidarın yanında benim güç ve iktidarım ne olabilir ki?” Veya derdik ki: “Sen dünyanın en güçlü insanısın, benden ne ümit ediyorsun ki? Ben sana ne kazandırabilirim ki?” O ne cevap verirdi? “Aslında sen bana bir şey kazandırmayacaksın, ben sana bir şey kazandırmak istiyorum.”

Bütün bu kâinatın yaratıcısı, mülkü elinde tutan Allah; kullarıyla ticaret yapmak istiyor. O’nun kuluna karşı yaklaşımına bir bakın! İnceliğe, zarafete bakın! Ne buyuruyor yine Allah: “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.”[4] “Ey kulum! Sen satmak istiyorsan ben senin sattığın şeyi senden almak istiyorum.” Allah ile ticaret yapıyoruz!

Cenab-ı Allah bu ayet ile buyuruyor ki “Elinde kalan şey zaten bozulup gidecek, benim senden alacağım şeyin de aslında bana bir katkısı yok. Zaten sende olan şey de yine benim sana verdiğim şey. Eğer ben sana ‘Bana ait olanı bana ver ve git.’ desem zaten elinde bir şey kalmayacak. Gözünü bırak, elini bırak, ayağını bırak, zekânı bırak, vücudunu bırak. Ne kalacak sana? Hiçbir şey. Elinde kaldığında da zaten çürüyüp gidiyor, senin işine de yaramıyor.” İşte Allah şefkat ve rahmetine binaen müminde olanı satın almak istiyor. Neyi? Nefsini ve malını satın almak istiyor. Bu dünyaya ameleliğe gelmişse insan, illa ki çalışıyorsa “Gel, benim hesabıma çalış; işçilik yapacaksan gel bana yap.” diyor Allah.

Peki, dünyaya çalışırsan ne olur? Dünyadan beş kuruş alamazsın. Ama Allah hesabına çalışırsan ne olur? Allah bugüne kadar çalışanların, işçilerin ücretlerini zayi etmemiş, vermiş. Hiçbir kul “Ben Allah’a çalıştım, Allah benim ücretimi vermedi.” diyemez. Allah kulun çalışmasının karşılığında kula ne veriyor? Allah kuluna cenneti vermeyi murad ediyor. Çalışana ebedî bir hayatı verecek Allah. Cenneti kazanmak varken insan dünyadan beş kuruş istese akıl işi midir bu? Hayır. Cennet verecek madem Allah, cenneti istemek lazım. Ondan ötesi var mı?

Ayeti kerimenin devamında Allah buyurur ki: “Bu öyle bir ticaret ki canınızı yakacak şiddetli bir azaptan sizleri kurtaracak bir ticaret. İşte bu ticaretin yolunu öğrenmek ister misiniz? Allah’a ve Resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır.[5] ‘Tü’minune billah’, Allah’a iman edeceksiniz; ‘ve resulihi’, Allah’ın Resulü’ne iman edeceksiniz; ‘ve tücahidune fi sebilillah’, Allah yolunda cehd edeceksiniz. Ne ile? Allah yolunda çalışmak, cehd etmek! Elinizde ne var ki Allah yolunda harcayacaksınız? ‘Bi emvalikum ve enfüsikum’, hem mal ile hem de nefisleriniz ile çalışacaksınız.

Dünya ahiretin numunesidir. Dünyada çalışmamızı, rızkın arkasından gitmemizi Allah istiyor. Rızkın arkasından gitmeyene, çalışmayana Allah vermiyor. Çalışmayan, samimiyet göstermeyen, netice alamaz. Allah için, ahireti için çalışmayan insan bir beklentinin içine giremez. Akıllı insan, ahiretine çalışandır. Ahmak insan ise çalışmadığı halde büyük bir beklenti içindedir. Oysaki Allah’a samimi bir şekilde çalışmak lazımdır. Bu ne anlama gelir? Allah ne istiyorsa onu vermeniz anlamına gelir. Bir işçi gibi, bir memur gibi… Eğer Allah’ın istediği şeyi Allah’a vermiyorsak mükâfat isteme, ücret isteme hakkımız da yoktur. O zaman Allah der ki; “Sen bana çalışmadın, kime çalıştıysan git ücretini ondan al. Nefsine çalıştın, dünyaya çalıştın ve zaten ücretini de aldın. Sen bana çalışmadın veyahut çalıştın da benim istediğim şekilde çalışmadın, kendi kafana göre takıldın, kendine göre kurallar belirledin.”

Böyle bir durumda Allah’tan ücret isteyemeyiz. Samimiyet anahtardır. Bâtıl bir mevzuda dahî on insan bir araya gelseler ve samimiyet gösterseler, “Biz dünyayı kan revan içinde bırakacağız.” deseler, bunu başarırlar. Samimiyet hayrın kapısını da açar, şerrin kapısını da. Kapıyı açan samimiyettir, ihlastır. İhlas ne kazandırır insana? Dava, iddia, sevgi… Bir insan “Ben Müslümanım.” diyorsa bu bir iddiadır. Müddei iddiasını ispat etmek zorundadır. Ne diyecek peki? “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden resulullah.” Bir kere mi? Hayır. Dil ile haykıracak, yayacak, etrafındaki insanlar dilinin söylediğine şahit olacak. Sadece kalp yeter mi? Hayır. Dil ile de itiraf edecek. Sonra İslam’ın şartlarını yerine getirecek, İslam hayatına nüfuz edecek. Müslüman; o yolda olduğunu, o safta olduğunu belli etmek zorundadır. İşime geleni yapayım, bir orada durayım, bir burada durayım; derse o da nifaktır, münafıklık alâmetidir. Müslüman kendi rengini belli etmek zorundadır. Hayatını Allah’ın istediği şekilde sürdürmesi gereklidir.

Doktora gidersiniz. Doktor size der ki: “Alıştığın bazı şeyler var, onları değiştirmen lazım. Çünkü bütün bu sıkıntılarının temeli alıştığın şeylerden kaynaklanıyor. Yemenden, içmenden, oturmandan, ondan, şundan, bundan… Değiştir bunları, değiştirdiğin zaman huzura ereceksin, sağlığına kavuşacaksın.” Peki, ben bu alışkanlıkları nerede kazandım? Etrafımdaki insanlar sebebiyle kazandım, birileri beni alıştırdı bunlara. Alışkanlıklarımız düşünce bazlı alışkanlıklar. Dış etkenler nasıl etkiliyor, her yıl bir moda çıkıyor ve otuz sene öncesinin çirkinini kalplerimizde nasıl güzel hale getiriyor? Yememiz, içmemiz, gezmemiz,  a’dan z’ye kadar nasıl yön veriliyor hayatımıza? Adeta bir hipnoz gibi. Ekrana yansıyan görüntülerle on kere, yüz kere telkin vermek suretiyle insanoğlu alıştırılıyor. Yürüyüşünde, yemesinde, içmesinde, giyim-kuşamında hep bir alışkanlık oluşuyor. Bu alışkanlıkları değiştirmek lazım. Zor mudur? Evet, zordur. Ama bir insan alışkanlıklarını Peygamber Efendimizin (s.a.v.) tavsiyeleri üzerine tanzim etmediği sürece maddî-manevî, dünyevî ve uhrevî olarak huzura ermesinin imkânı yoktur. Yaptıkları telkinler sebebiyle onlar insanlara her yıl bir tarz değiştirtirken bizler bir tarz değiştiremiyoruz. Yılbaşı olacak örneğin; insanlar kışta, soğukta yarım saat değil saatlerce öncesinden hazırlanıyor. Bir çağrıya, bir davete saatler öncesinden hazırlanıyor. Fakat bir ilim sohbetine yarım saat önce gelse sıkılabiliyor. Böylece herkes rengini belli eder. Dili ile, hali ile, hareketi ile, çocuğu ile “Ben buyum.” der.

Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellem.

 

 

 

[1] Dünyaya, maddeye ve menfaate hak ettiğinden fazla değer vermeme, rağbet etmeme, kanaatkâr olma, her türlü dünyevî ve nefsânî zevke karşı koyarak kendini ibadete verme.

[2] Zühd sahibi kimse.

[3] Saff Suresi, 10. Ayeti kerime.

[4] Tevbe Suresi

[5] Saff Suresi, 11. Ayeti Kerime.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.