NEFS VE ŞEYTAN
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatü vesselamu ala seyyidina Muhammedin nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem.
Şeytan da insanlar gibidir. Nasıl ki biz Hz. Âdem’den (a.s.) geliyoruz, şeytanın da zürriyeti vardır. İnsan türünden çok daha fazladır onunki. Mesela koca ile hanım arasında özel bir şeytan vardır, medrese öğrencisi ile uğraşan vardır; âlimlerle uğraşan, sûfi ile uğraşan vardır. Her birine hususi şeytan tahsis edilmiştir. Bir insana belki yüz tane şeytan düşüyor. Bunlar gidiyor, baş şeytana rapor veriyor. Mesela talebe ile uğraşan şeytanın adı “Hünake”dir. Şeytanın güzeli çirkin, çirkini güzel gösterme kuvvesi vardır. Yani illüzyon yapma kuvvesi vardır. Allah ona vermiş o kuvveyi. Hünake gidiyor talebeye “Filankes senin istifaden buradan değildir.” der. “Neden?” “Çünkü ortam müsait değildir. Eğer ortam şöyle olsaydı, böyle olsaydı sen daha çok istifade edecektin. Dolayısıyla falan yere git.” der. Ve bir oraya bir buraya derken talebenin hayatını heba ettirir. Şeytanın vasfıdır bu.
Zannetmeyelim ki dünyanın en akıllı insanı olursak, en büyük ilim bizde olursa kurtuluruz. Böyle olsa dahi bu halimize güvenmemek gerekir. Peygamberlik makamından sonra sahabelik makamı gelir. Sahabe Efendilerimiz ki her konuda o kadar hassas ve titiz davranırlar. Mesela bir gün Hz. Ömer (r.a) soğuk su içerken gözünden yaş geldi. “Ne oldu ya Ömer?” diye sordular. “Acaba şeytan bana dünyayı sevdirdi mi ki dünyanın lezzetinden zevk aldım?” diyerek üzüntüsünün nedenini bildirdi.
Bizlerde de nefs vardır, bizim nefsten daha büyük bir sorunumuz yoktur. Nefis taşıyan bir insanın dünyası harap demektir. Kaybetme ihtimali vardır ve kaybetme potansiyeli yüksektir. Eski ümmetlerde bazı peygamberlerin ümmetleri bir tanedir. Hz. Nuh (a.s) 950 sene boyunca irşat yapıyor. Ama inananların sayısı 75 kişi. Değişik bir rivayette en fazla 100 kişi olduğu söyleniyor. Hz. Musa (a.s) der ki Allah’a: “Ya Rabbi! Ben o kadar uğraşıyorum. İnsanlar yola giriyorlar. Yolun yarısını kat ediyorlar. Seninle onlar arasında yalnız bir karış mesafe kalıyor. Ya Rabbi! Bilmiyorum, her ne oluyorsa bu insanlar bir karış kalmasına rağmen o metaneti gösteremiyorlar. Ve bu yolun yarısında vazgeçiyorlar. Bunu hikmeti nedir?” Hangi akıllı insan yapar ki bunu? Şöyle düşünelim; bir insan bir yeri kazıyor, kazıyor. Hazineye ulaşacak. Bir kazma daha vursa hazineye ulaşacak ama onu bildiği halde bırakıyor. Bunu yaptıran şey ne olabilir? Allahu Teâlâ Hz. Musa’ya (a.s): “Ey Musa! Sen orada yanılıyorsun.” “Nasıl Ya Rabbi?” “Senin bu yola girdiğin insanlar aslında yolda değildiler. Çünkü benimle olan, sizlerle olan bir daha geri dönmez. Seni gerçek anlamda bulan, seninle arkadaş olan gitmez.”
İşte, Allah bütün bu ihtimallerden kendisine sığınmamızı istiyor. Bir Rab olarak önce “Rabb”liğini gösteriyor. Farkında olun! Annenizin, babanızın farkındasınız ama “Rabb”, “eğitici”, “mürebbi” olan Allah’ın farkında değilsiniz. Ona sığının. Şefkat ve merhamet kucağı var orada. Kimden sığınacağız? “Vesvas” ve “hannas” olan şeytanın bu iki sıfatından hâsıl olan şerler o kadar güçlü ki bunlardan Allah’a sığının. Bu sıfatları yansıtanlar ise cinler ve -Allah muhafaza etsin- bir kısım insanlardır.
Mesela kişi hastadır, bu nedenle doktora gitmiş ama oradaki diğer hasta insanların kusurlarıyla uğraşıyor. Başkalarıyla uğraşan kendini nasıl tedavi edecek? Sen kendi istifadene bak. Kendi kusurlarınla uğraş. Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmayı terk eden kişiye Allah bunu terk etmeye mukabil kendi kusurunu ıslah etme mükâfatını verir. Allah’ın çok büyük bir nimetidir bu.
Müslümanlık dışında batıl dinler vardır ama onlarda bazı şeyler dikkatinizi çekebilir. Mesela saat yedi miydi, yedi buçuk muydu bilmiyorum; ticaret yapıyorduk. İş adamı dedi ki: “Bu saatte imza atamam, iş yapamam, bizde dinen yasak.” Milyonları belki trilyonları kazanacak ama imzayı atmadı. Hayatlarında bir nizam, bir çizgi var. Onları dünyaya hâkim kılan ve onları bir arada tutan bu kaide ve kurallar. Birlik, kaide ve kurallar onları kendi benliklerinden sıyırıp farklı bir davaya büründürüyor. Allah’ın gücü ve kuvveti münferit-şahsi duranlarda değildir. Ama nefsinden feragat ediyor, bir iki adım atıyorsa, bir araya geliniyorsa Allah’ın gücü ve kuvveti oradadır. Dünyada bunu yapanlara Allah güç ve kuvvet veriyor.
Bir yol düşünün; belki on bin araba geçiyor o yoldan. Üç tane ışık var: kırmızı, sarı, yeşil. Nizam, kaide ve kural vardır. O üç ışık vasıtasıyla belki on bin belki yüz bin araç geçiyor. Bu vesile ile küçük, dar bir yoldan geçebilir o araçlar. Işıkları kapatırsanız, Allahu âlem bin araç geçemez o yoldan. İnsanlar da kaide ve kurallarda birleşsin. İyilik mevzusunda birleşin. Bir şeylerin inşasında birleşin.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Fe tuba lil ğureba. ellezine yuslihune ma efsedehun-nas.” “Gariplere müjdeler olsun! Onlar, insanlar ifsat olduklarında ıslah eden kimselerdir.”[1]buyuruyor. İnsanların bozduklarını tamir eden insanlar için bu bir cennet müjdesidir. İnşa etmek çok zor bir mevzudur, yıllarımızı alabilir. Dağıtmak, bozmak ise bir saniyelik iştir. Bir insan, bir talebe eğitim için on senesini verebilir. Ama o talebe bir saniyede içinde de bozulabilir. Sûfi de öyledir. Şeytanın hafif bir fısıldaması, bir şüphe bırakması yeterlidir. On yıllık emek bir saniyede dağılır, dağılanı toplamak içinse bir ömür gerekebilir. İtikadınıza zarar verecek, muhabbetinize zarar verecek şeylerden kendinizi koruyun, muhafaza edin. Kalbinizi muhafaza edin.
Cin ve insanlardan bazıları “yuvesvisu” yani pusuya yatmış şeytan zürriyetindendir ama insanlar bunun farkına varamıyor. Hiçbir insan “Ben kötülük yapıyorum.” demez. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren insana sorulsa “Niye yapıyorsun bu zulmü?” diye toplumun ıslahı, dünyanın ıslahı, barış, adalet gibi kavramlar adına yaptığını söyler. Firavun’a dahi sorulsa yaptıkları için gerekçe gösterebilir. Allahu Teâlâ şeytana “Âdem’e (a.s.) secde et.” dedi. Şeytan kabul etmedi. “Ya Rabbi! Sen varken Âdem’e (a.s.) neden secde edeyim. Ben ancak Sen’in zâtına secde ederim. İnsana secde edemem.”dedi. Ne kadar mantıklı konuşuyor bize göre. “Ya Rabbi! Hürmet, saygı, sevgi ancak Sana’dır. Ben Âdem’e (a.s.) nasıl secde edeceğim? Ben ateist miyim? Allahu Teâlâ dedi ki: “Ben emrediyorum.” “Ya Rabbi! Ben üstünüm. Onu topraktan, beni ateşten yarattın. Ateş şeffaftır. Şeffaf olan şey katı olandan üstündür.”dedi. Niye böyle yaptın, diye soranlara “Ancak Allah’a ibadet ederim, secde ederim. Diğeri şirktir. Benden nasıl böyle bir şey beklersiniz? Ben muvahhidim, tek Allah’a inanırım. Aradaki puttur.”dedi. Herkes secde etti. İnsanların üstünü, mirat-ı İlahi’dir o. O dergâhtır bizim için. Allah’a secde etmek istiyorsak, ubudiyet, taat istiyorsak seçilen bu kulların mihrap ve istikametinden gitmeliyiz. Mihrap kuruldu, “Ben mihraba mı secde edeceğim.” diye düşünürseniz hiçbir zaman Allah’a gidemezsiniz. Örneğin; Beytullah’a yönelip secde ediyoruz, Beytullah da bir taştır. Bu durumda biz taşa mı secde ediyoruz? Haşa, bir istikamettir o.
Nefsimizi ıslah etme adına her gün muhakkak hatme yapmalıyız. Hatmeye girmeyen insan sağlığını koruyamaz. Sağlığını koruyamayan insan ne ibadetinden ne taatinden zevk alır, ne dünya ne de ahiret adına hiçbir başarısı yoktur o insanın. Bereket yoktur onun hayatında. Bunlara riayet eden insanların hiçbirinde bugüne kadar ne maddî ne manevî bir gerileme yaşadığına ben şahit olmadım. Çünkü o insan feraset sahibidir artık. Safîdir, kanca atılmamış bir akıl ve kalbe sahiptir. Bırakın kendi hayatını inşa etmeyi, asırlar sonrasını inşa edecek bir potansiyeli vardır o insanın. Kendi asrının ötelerine uzanan, dünyaya iyilik aşılamanın ötesinde bir ufka sahiptir bu insanlar. Ayakları yerde, akıl ve kalpleri göklerdedir. İnsan-ı kâmil dediğimiz kişi işte budur. Yani kötü haslet, iyi haslete dönüştüğünde topraktaki atalet-tembellik özelliği ibadete, taate karşı hazımsızlık tevazu ve mahfiyete, ateş aşka büründüğü vakit, onların mahiyetinde bulunan iyi hasletler de ortaya çıkıyor.
Anne çocuğun mürebbisidir. Biz annemizi çok severiz ama arka planda Allah sevgisi lazım. Allah bizi dünyaya gönderirken peygamberleri de gönderiyor. Sonra peygamber varislerini gönderiyor. Bizi bize bırakmıyor. Üstad da mürebbidir. Üstadımıza olan muhabbetimizin ardında önce Peygamber Efendimizi (s.a.v.) sonra Allahu Teâlâ’yı görmemiz gerekiyor. Yani aşk, muhabbet önce anneden geliyor; Allah anneyi yaratıyor. Allah insana anne vasıtasıyla şefkat ediyor. Rabblik vasfını Allah anneye indiriyor.
Nefsimiz için bazen canımızı bile ortaya atarız. Nefsten daha zalim bir kral, hükümdar yoktur. “Gul, eûzü birabbin nâs, melikin nâs.”[2] Böyle diyerek insanların meliki olan Allah’ın tasarrufatı altına giren kişi annenin şefkat ve merhametinden bin kat daha fazla şefkat ve merhamet kucağına girer. Niçin hayatımızı Allah’ın rızası içinde sürdürmeyelim? Niçin hayatımız boyunca stoku nefsimize yapıyoruz? Her insan kendisi için yaşıyor; kendisi derken nefsini kastediyorum. Zâten kişi nefsinden kurtulursa müthiş bir hürriyet elde eder, havalarda uçar o insan. Ama nefsin bin bir kancası var, bırakmıyor. Adam servet sahibi ama mutsuz, neden? “Filan kişinin serveti benimkinden daha çok.” Olmuyor, sadece kendi elindekine bakamıyor. “Ve min şerri hâsidin izâ hased.”[3]buyuruyor Allah. Biri haset ettiğinde bundan Allah’a sığının. Hz. Ömer (r.a.) “Yazık!” diyor hased eden insanlara. Çünkü kıskanç insan önce kendini yiyip bitirir. O insanın dünyası o kadar dar, o kadar sığdır. Cimri insan yemez ama önce kendisini bitirir. Kancalar böyle kalbe atıldığında insanın psikolojisi bozulur. Zamanımızın hastalığı olan bunalıma girer. Nefesi dar, içi dar, kalbi dar. Herkes psikoloğa gidiyor. Ailesi var, çoluğu var, çocuğu var, malı var, mülkü var ama adam bunalımdadır. Neden? Beden yemek yiyor, hepsi tamam ama ruhu dar o insanın. İnsanın ruhu darsa o insan bunalıma girer. Adı psikolojik hastalık. Ne yapacak? Psikoloğa gidecek, ruhunu uyuşturacak, aklını uyuşturacak, sinirlerini uyuşturacak. Geriye ne kalacak? Sadece beden, hiçbir şeyi yok. Her şeyi uyuşuk. Vicdan da olmaz orada.
Sağlıklı kalabilmek için hatme, evrad-ü ezkâr, rabıta, hizmet, irşat olmalı. Şeytan “hannas” dedik ya pusuya yatıyor. İnsan zikirle meşgulse avlayamıyor onu. Çünkü onun sahasına inemiyor. Ne zaman hizmetten boş kaldı, onun sahasına giriyor ve o zaman avlıyor onu. İnsanları gözleme fırsatınız varsa bir bakın. Şeytan nasıl insanları avlıyor, bir gözlemleyin. Bir bakarsınız müthiş değişim vardır adamda, tevazu var; bir bakıyorsunuz kayboluyor. Uzaklaşıyor. Selam veriyorsunuz, selamınızı almıyor. Cümlelerinde, kelamlarında bir kabalaşma görebilirsiniz. Dersiniz: “Sana ne oldu?” Her şey değişmeye başlamış.
İrşat farzdır. Namaz, niyaz, ibadet, taat; herkeste var fakat ahir zamanda herkes dua edecek, duaları kabul olmayacak. Neden? Çünkü İslamî kimliği yani irşadı terk ediyorlar. Zâten kimsenin de irşattan haberi yok. İrşat bize farz mıdır, değil midir; haberleri yok. İrşadı terk ettikleri için Allah da onlardan yüz çeviriyor. Allahu Teâlâ buyurur ki: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz.”[4] En hayırlı, en seçkin ümmet… Hatta Hz. İsa (a.s.) kendi duası ile ahir zamanda Peygamber Efendimize (s.a.v.) ümmet olarak gelecek. Bir peygamber olarak gelmeyecek, ümmet kimliği ile gelecek. Hz. Mehdi’nin (a.s.) arkasında namaz kılacak. Hz. Mehdi ise ümmetten bir velî. En hayırlı ümmet tanımında ne buyuruyor Allah? “Emri bil maruf”[5] yapar, “nehy-i anil münker”[6] yapar. Yapıyor muyuz peki? Yapıyorsak eğer peygamber vazifesi ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) istediğini yapıyoruz demektir. Karşılığı nedir? O senin elinde değildir. Sen kendini kurtarmak için yapıyorsun. Ücretini Allah’tan alacaksın. Sen Allah’a hamd et, şükret. İş bulamayan insan var. Müslüman olamayan, olup da bu vazifeyi kapamayan insan vardır. O yüzden Allah’a hamd et.
Bir zâta dediler: “Efendim, biz insanlara anlatıyoruz, açıklıyoruz fakat bir türlü sevmiyorlar bizi. Bu nasıl olacak?” O zât dedi ki: “Bunu bu kadar basit görmeyin. Allah her insanın kalbine sevdiğinin sevgisini vermez.” Bu iş bu kadar basit değildir. “Uğraşıyoruz, uğraşıyoruz; üstadımız sevilmiyor, filan kişi sevmiyor.”demeyin. Allah sevdiği şeyin sevgisini rastgele insanın kalbine atmaz.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellem.
[1] Taberani.
[2] Nas Suresi, 1 ve 2. Ayeti kerime.
[3] Felak Suresi, 5. Ayeti kerime.
[4] Âl-i İmran Suresi, 110. Ayeti kerime.
[5] İyiliği emretmek.
[6] Kötülükten sakındırmak.
- tarihinde oluşturuldu.