LETÂİF-İ HAMSE-2

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2)

Kuran-ı Kerim’de “Feveylun lil-musallîn. Elleżîne hum’an salâtihim sâhûn.”(Maun 4-5) buyuruluyor. İçinizde nice oruç tutanlar vardır fakat oruç tutmaktan kendilerine kâr kalacak şey açlık ve susuzluktan başka bir şey değildir, neden? Çünkü kalbini ıslah etmemiş o. Sabahtan akşama kadar akşamdan sabaha kadar başı secdeye varıp bir ubudiyet bir taat içerisindedir fakat yarın Allah nezdinde hiçbir mükâfat bulamaz o, kazandığı yorgunluk ve uykusuzluktan başka bir şey değildir. Demek ki fiziksel, yüzeysel, dıştan yapılanın kabulü içtekine bağlıdır. Beden ve ruh arasındaki ilişki, akıl ve kalp arasındaki ilişki, iç ve dış arasındaki ilişki iyi kurulursa o zaman hem dıştaki yapılan ibadet haz verir hem de Allah nezdinde bir kıymet ifade eder.

Peki, nasıl yapacağız? Tasavvuf bunun için var. İnsan tasavvufla kendi şifresini çözer. İnsan neden meleklerden üstündür? Çünkü insana nefsiyle mücadelesi ölçüsünce, zihnin ve aklın alabildiği kadar yükselme fırsatı veriyor Allah Teâla ama meleklerde nefs diye bir şey olmadığı için sınırlıdır. Onun nefsi ile mücadelesi yok. O zaman her insan ruhani bir miraç yaşayabiliyor azmi gayreti çabası ölçüsünce ama bir şeyleri yaparken doğru yapmak lazım.  Hacamat yapılırken bile kesikler belli bir ölçüde olmalıdır aksi halde faydadan çok zarar verir. İnsanın ruhani miracında, manevi yolculuğunda, Allah’a giden bu yolculukta elbette ki belli prensipler var,  kurallar var. Dünya bir imtihan yeridir. Tabi bu imtihan bazen meşakkatli, zahmetli bazen hoş geçer; onun bazen baharı var bazen kışı var. Tezatlar dünyasıdır burası ama geçicidir.

“Em hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ye’tikum meselullezîne halev min kablikum messethumul be’sâu ved darrâu ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh(nasrullâhi), e lâ inne nasrallâhi karîb(karîbun).”(Bakara 214) Em hasibtum, zannediyor musunuz? Daha öncekilerin başlarına gelen eziyet, cefa size gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz. Bu kadar basit mi zannediyorsunuz. Peygamberler geldi ve onların ümmetleri oldu. Onların başına gelen bir test vardı, bu testten geçmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Neydi onlar? “…ve zulzilû hattâ yekûler resûlu vellezîne âmenû meahu metâ nasrullâh…”( Bakara 214) Hat safhada meşakkat, zahmet, açlık, bir ambargo konulmuştu. İmanlar test ediliyordu gerçekten iman hazmedildi mi edilmedi mi? Ve zulzilû, onlar o kadar sarsıldılar ki bu sıkıntı ve cefadan dolayı, bu sıkıntı ve cefa ta peygamberlerine kadar uzandı hatta peygamber ve o peygamberle beraber iman edenler dediler “Ya Rabbi senin yardımın ne zaman gelecek?” Kuran-ı Kerim dedi ki: e lâ, dikkatli olun, Allah’ın yardımı yakın. Ama siz hala bekliyorsunuz, size düşeni tam yapmıyorsunuz. Yani fedakârlık yapın ondan sonra yardım bekleyin. Allah’ın nasrı yakın. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Mekke-i Mükerreme’ den hicret ederken Mekke’nin fethinden önce Fetih (nasr) suresi iniyor. “İzâ câe nasrullâhi vel feth”(Nasr 1).

Hicret ederken, Allah Resulu(s.a.v.) yüzünü çevirmiş Kâbe’ye bakmış ve demiş ki “Vallahi Vallahi Vallahi. Ey ceddim İbrahim’in mamuresi, Ey Allah’ın mamuresi olan Kâbe, beni bana bıraksalardı ben senden bir an dahi ayrılmayacaktım ama ne yapayım benim kavmim beni göç etmeye mecbur bıraktı. Ben Allah’tan temenni ediyorum ki bizi kavuşturacak”(3) ve rivayette bu sözü söyleyip ağladığı var. 

Resûlullah (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ye gitti ve Medine’de indi bu sure. “Ey Habibim Allah’ın yardımları ve fetihleri, kalp fetihleri gelince.” “Ve reeyten nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ”(Nasr 2) ve ne zaman ki insanlar topluluklar şeklinde, tek tek değil de toplu şekilde İslam’a girdiklerini görünce o zaman “Fe sebbih bi hamdi rabbike vestagfirh, innehu kâne tevvâbâ.”(Nasr 3). Vestağfirh, ve Allah’tan kendin için af dile. Çünkü Allah Teâlâ son derece bağışlayıcıdır. Kendin için mağfiret dile. Neden?  Kulluk hazmedilsin diye. Sen Peygamberlik misyonunun gereği insanlarla meşgul olduğun için, tam manasıyla insanların derdi ile dertlendiğin için, insanlara mesai harcadığın için az da olsa bir kopukluk var, bundan dolayı mağfiret dile.

Fetih suresi indiğinde Hz. Abbas (Peygamber Efendimizin amcası ) ağlamaya başlıyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) soruyor “Ey amca, seni ağlatan şey ne oldu?” Dedi ki “Ben niye ağlamayayım? Ölüm haberini verdi bize, Allah bir manâda diyor ki hazırlık yap, göç yakındır, ashabından ümmetinden ayrılacaksın.” Ben de bu şekilde anladım diyor Efendimiz (s.a.v.). Kısa bir zaman sonra Mekke fethi oluyor. Onu göçe zorlayan kavmi işkence yapmış, Hz. Bilal’e yapılan işkenceler, Peygamber Efendimize (s.a.v.) yapılan eziyetler, ambargo, binbir iftira, sihirbaz büyücü, o günün şartlarında artık neyse. Mekke’ye girerken başını o kadar eğmiş adeta sakalı devesine yaklaşacak kadar tevazu içinde, muzaffer bir komutan edasında değil.

Mekke’ye girdiğinde ve Mekkelilere: “Benim size ne yapacağım hakkında öngörünüz nedir? Hz. Yusuf’ un kardeşleri gibi sizi o hale sokan şeytandır. Size onları yaptıran şeytandı, ben sizi affettim Allah da sizi affetsin.” diyor. Köleydi ya Hz. Bilal,   önce ona şeref vermek maksadıyla Kâbe’de ezan okutuyor. Sonra Kâbe’nin anahtarı Hz. Osman’da idi daha önce. Kâbe’nin içinde her güne tahsis edilen putlar vardı. Hz Osman b. Avf’a anahtarı teslim etti. Dedi ki Efendimiz: “Osman hatırlıyor musun, senden anahtarı istemiştim, vermemiştin, zorluk çekmiştik. Ey Müslüman zamanı gelince benim elimden alacaksın, demiştim.” Sahabe-i Kiram hepsi böyle, muhabbet tevazu dolu. O hayat içindeki zaferin temelinde ne var? Doğduklarında mı böyleydiler? Hayır. Adeta bir iksir, bir değişim işte bu, tasavvuf budur.

Bugüne kadar kaç kişi denemiş ve sonuç alınmış. 1400 yıldır tüm evliyalar tasavvufun derslerine riayet etmekle o dört unsurun temsil ettiği fıtratların değişim ve dönüşümü dolayısıyla dünyada muzafferlik, ahirette muzafferlik kazanmışlar. Onun için hatmeye, üstadın söylediklerine riayet edelim. Bunlar önemlidir. İnsan gelir ateş unsuru ağır basar, talim eder terbiye eder, icap eder beş gün zikir yap der, icap eder başka bir şey söyler. Yetkilidir o manada. Su unsuru olabilir, su olunduğunda kararsızdır, Allah muhafaza yeri sabit değildir, bir oraya bir buraya akar. Bir hasta doktora gidiyor, senin ateşin var, bir ilaç var, çok acı ama fayda ediyor ta ki bu ateş sönene kadar. Tıp şu an bunu araştırıyor, kişinin mizacına göre tedavi hülasa onlar da tasavvufa dönüş yapmak zorunda kalıyorlar. Çünkü ilim, hakikatte gerçek ilim vahye dayanan ilim eski kitaplarda mevcuttur. Günümüz dünyası menfaat dünyasıdır. Bugün size bir ilaç tavsiye ederler, sonra başka bir şey veyahut biz böyle biliyorduk, yanıldık derler. Hakiki ilim, geçmiş zatların eserleri ki kaynağı vahiydir, yani Kuran-ı Kerim’dir ve hadistir. Diğerleri 50 yıllık eserler bununla çelişiyorsa kaldırırlar, 50 yıl 40 yıl kalır sonra kusura bakmayın der, kaldırılır. Onun için tasavvufun kökü kuralları, geçmişi bi zatihi Peygamber Efendimizin ( s.a.v) ashabı üzerinde uyguladığı yolun, düzenin aynısıdır.

Ve sallallahu aleyhi vessellem.

 

(İhya, IV/297-298)

[Ebu Davud, Sünnet 7, (4613); Tirmizî,Kader 7, (2153, 2154).]

(Heysemi, Mecmau‘z-Zevâid, 3/283)

(İbni Kesîr, Bidaye 4, 315)

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.