KALP HANESİNDE KİM VAR?
Bu tasavvufi eğitim, sohbetler yeni bir mevzu değildir. Bu; bizim tarihimizde var olan, İslam’ın taliminde, Müslümanlığın yayılmasında, bu coğrafyalara getirilmesinde kullanılan bir metottur. Yeni bir şey değildir tasavvuf. Tasavvuf vardı, asıl tasavvufun dışındakiler sonra çıktı. Onlar sunîdir, tabiatı bozulmuştur. Gaye; insanları bölmek, mazisinden koparmaktır. Tasavvuf hayatımızda var, mazimizde var; aslımızda, neslimizde mevcut. Bu tasavvufun bereketi ile İslamiyet dünyanın her tarafına yayılmıştır. Onun içindir ki bu topraklarda biz sahabeyi görebiliyoruz. Asıl vatanlarında olmaları gerekirken onlar vatanlarını terk etmişler, bilinmedik ülkelere gitmişler. Gittikleri yerlere her şeyleri ile yabancı olmalarına rağmen İslam’ı yaymışlar. Hicrettir adeta bu. Biz bu nedenle bir komşuya gidemiyorsak yazıklar olsun bize. Bir semtten bir semte gidemiyorsak yazıklar olsun bize.
Seyda-i Tağî’nin (k.s), dedemin, Peygamber Efendimizin (s.a.v) torunları olmaları sebebiyle asıl vatanları kutsal topraklardır. Ama Türkiye’ye geldiler.
Aradan asırlar geçince insanlar bozuluyor, anlayış bozuluyor; bir yandan da Hristiyanlar, Yahudiler, İslam’ın aleyhinde olanlar boş durmuyorlar. Bunlara rağmen İslam anlayışını muhafaza eden ve buralara getiren onlar olmuştur. Biz bugün “Müslümanım” diyebiliyorsak, Müslümanlığı aslı gibi yaşayabiliyorsak onların vesilesi iledir. Nasıl Müslümanlık? Bizim bir anlayışımız var. Örneğin namaz beş vakittir, üç vakit değil. Bize göre namaz fizikî harekettir, bazılarının iddia ettiği gibi namaz duadan ibaret değildir. Bu anlamda bir İslam anlayışımız var. Yine, bizim İslam anlayışımızda örtü vardır. İşte bu anlayışı, bu Müslümanlığı bu tarafa getiren tasavvuf ehlidir. Tasavvuf hem fizikî İslam’ı hem kalbî ve ruhî İslam’ı bugünlere getirmiştir. Cenâb-ı Allah bize müyesser etsin.
Aşk olsun sizde, muhabbet olsun. Bunlar kimde varsa o, dünyanın en şanslı insanıdır; çünkü muhabbet çok kıymetlidir. Muhabbeti bulan aslında bir anahtar bulmuştur. O anahtarla her kapıyı açabilir. Çünkü muhabbet olan kalpte hayat var demektir, yaşam emaresi var demektir. Ama muhabbet yoksa, bu noktada istikameti yoksa, gayreti yoksa, çabalamıyorsa o insan biraz ümitsiz bir vakadır. Bir insan sohbete, hatmeye gelip gidiyorsa bu gayreti ile Allah’a şunu demek istiyor: “ Ya Rabbi! Ben gerçekten istiyorum.” Bu kişi de şanslıdır. Ama gelmeyen, gitmeyen, ihmal eden, gevşek davranan, uğraşmayan bir mânâda şunu der: “İhtiyacım yok ya Rabbi, istemiyorum.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki: “Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet ise, nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” Cennet insanın ikrah ettiği, hoşlanmadığı, çabalaması, gayret göstermesi gereken şeylerle, insana zor gelen şeylerle ve zahmetle çevrilmiştir. Cehennemin yolu ise insana cazip gelen şeylerle donatılmıştır. Fakat Sâdât-ı Kirâm’ın ifadesine göre insan tasavvufun içinde olduğu zaman bu yol muhabbet yolu olduğu için yolun kendisi bile insana had safhada güzel gelir, velev ki arkası cennet olmasa dahi. İş tercih etmeye kaldığı zaman tasavvuf yolu dünyevî bütün yollardan daha hoş, daha güzeldir. Bir cennet bahçesinden geçip yine cennete gitmek gibi; her adımı güzel nimetlerle dolu, her adımı ayrı hazlar, ayrı lezzetlerle doludur. O lezzetler dünyanın hiçbir lezzeti ile kıyaslanamaz. Hatta o kadar lezizdir ki ondaki bir anlık lezzet dünyadaki bütün lezzetlerin hepsinin toplamına denktir. Zaten bu lezzet olmasa; yani bu aşk olmadan, bu muhabbet olmadan kalp nasıl dünyadan vazgeçecek de ahirete yönelecek? Dünya ile insanın fizikî bir münasebeti olabilir fakat kalp ve ruh münasebetinin Allah ile olması lazımdır. Yani tefekkürünüze, hayalinize Allah’ın dışında bir şey gelmemeli. Allah’ı size anımsatacak, hatırınıza getirecek şeylerle münasebet kurmalıdır. Allah’ın peygamberi (s.a.v) mesela, O’nu (s.a.v) hatırlatan bir hatıradır; Sâdât-ı Kirâm O’nun (s.a.v) velisidir. Onları kalbinize misafir etmeniz, fikirlerinize misafir etmeniz; bunlar ahiretliktir. Allah Teâlâ bunların dışında; dünyayı fikrinize, zihninize misafir ettirecek şeyleri kabul etmiyor. Öyleyse dünyayı, dünyanın düşüncelerini fikrimize, kalbimize misafir etmemek lazımdır. Onlar kirlidir, necistir, buyuruyor Allah. Evinize siz ayakları pis, kirli insanları misafir etmezsiniz. Kalbimiz de Allah’ın beytidir. Allah, kalplere tecelli ederim, diyor. Allah’ın en büyük hatırası (akla getiren) Resulullah’tır (s.a.v.), Resulullah’ın (s.a.v) hatırası ise Sâdât-ı Kirâm’dır. Onların da çoğunluğu ehl-i beyttir zaten, Resulullah’ın (s.a.v) evlatlarıdır. Bunları kalbimize, fikrimize misafir etmemiz lazım. Eğer biz tam tersini yaparsak Allah’ın evini kirletiriz. Allah Teâlâ da kirli bir eve tecelli etmez. Kirli bir evde namazınız, ibadetiniz, taatiniz kabul edilmez. Allah sizin dışınıza bakmaz, içinize bakar. Onun için o kalbimizde kimi misafir ediyoruz dikkat edelim. Çok sevdiğiniz babanız yahut annenizi kaybetmişseniz, onu artık göremiyorsanız ne yaparsınız? Ondan kalan hatıraları evinizin en üst köşelerine asarsınız. Onun hatırası diye, onu hatırlatan şey diye. Peygamber Efendimizi de (s.a.v) biz göremedik, O'nunla (s.a.v) konuşamadık. Ama O'ndan (s.a.v) kalan bir parçayı, örneğin bir sakal-ı şerifi en kıymetli yerde muhafaza ediyoruz. Allah’ın Resulü’nün (s.a.v) en büyük hatırası olan âlim-ü Rabbanileri de gönlümüzde saklamalıyız. O’nun (s.a.v) zürriyetinin içindeki evliyaullah, bu Sâdât-ı Kirâm; çoğunluğu ehl-i beyt. O’nun (s.a.v) hatıralarını kalbimizin en üst köşesine asmalıyız. Onları hanemizden kovarsak, ayaklar altına alırsak, varlığı da yokluğu da bir şey ifade etmezse, kıymetsizleştirirsek Seyda-i Tağî’nin (k.s) halifesinin dediği gibi yarın da Allah bizi kendi dergâhından kovar.
Dünyadayken Allah kalbinize yerleşmek istedi, tecelli etmek istedi. Ama siz O’nun değer verdiği hatıraları, başta Peygamber Efendimizi (s.a.v.), âlim-ü Rabbanileri o kalpten atarsanız Allah da yarın size değer vermez. O hanede Peygamber Efendimiz (s.a.v) yoksa “Kalbimde Allah var.” iddianız yalandır. Peygamber Efendimizin (s.a.v) varislerini kalp hanenize kabul etmeden de “Ben Allah’ı ve Peygamber Efendimizi (s.a.v) kalbimde misafir ettim.” demeniz yalandır. Çünkü Peygamber Efendimizi (s.a.v) sevmeyen kalbe girmeyeceğini Allah ayette ifade ediyor.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) döneminde yaşayıp da iman etmeyen bazı insanlar dediler ki: “Biz zaten Allah’ı seviyoruz ama arada aracı olmadan.” Allah onlar için “Yalancı bunlar.” dedi. Onlara Allah dedi ki: “Beni sevme iddiaları varsa bunun ispatı olarak sana (yani Resulullah’a (s.a.v.)) ittiba edecekler. Senin arkandan gelecekler, senin emirlerine riayet edecekler.” Sevmek bir iddiadır ispat ister.
Keşke bizim için öncelik ahretimiz olsaydı, Allah’ın rızası olsaydı. Dünya da önemlidir ama dünyadan bana ne. Ben Allah’ın razı olduğu işleri yapıyor muyum, yapmıyor muyum? Eğer yapıyorsam artık her şey boştur, dünyaya ait işler o kadar da ciddiyet ifade eden şeyler değildir. Örneğin insanın başına bir sıkıntı gelse ciddiyet atfedilen bir şey değildir. Neden? Çünkü bir sonu vardır, kısa bir süre sonra imtihan biter. Fakirlik mesela, önemli değil. Ben Allah’ın rızasını yerine getiriyor muyum, getirmiyor muyum? Ben hayatımı İslam’ı yaymak için kullandım mı? Sahabe efendilerimiz irşad yapmış. Peygamber Efendimizin (s.a.v) dizinin dibindeydiler oysa; en tatlı, en hoş yerdeydiler ama kalktılar dünyanın her yerine gittiler. Türkiye’ye geldiler. Sâdât-ı Kirâm’ın hayatı yine öyle. Onlar da rahatlarından, istirahatlarından vazgeçtiler; cefaya, sıkıntıya katlandılar; her yere gittiler. Gittikleri yerde insanlar onlara nahoş baktı. İnsan olmaları sebebiyle onların da kalpleri daraldı, sıkıntıya girdiler. Bazıları çok büyük cefa, eziyet gördü; hastalıkları kendilerine engel oldu. Ama bütün bunlara rağmen İslam’ı yaydılar. Çünkü dertleri oydu. “Keşke Allah bizden razı olsa! Dünya bize düşman olsa ne olacak yani?” diyorlardı. Bütün dünya bize düşman, bize küs, kimse bizimle konuşmuyor ama biz bilelim ki Allah benden razı, Resulullah (s.a.v) bizden razı. Ben Allah’ın benden razı olduğunu nereden biliyorum? Çünkü Resulullah (s.a.v) bizden razı. Ama şimdi Resulullah (s.a.v) hayatımızda yok. O zaman Allah Resulünü (s.a.v) bilen Sâdât-ı Kirâm razı mı değil mi ona bakacağız. Nasıl bileceğiz bunu? Kuran-ı Kerim’in, hadisin, sünnetin bütünü olan Şeriat-ı Garra’ya , tasavvufun adabına itikat ederse o zaman razıdırlar. O hâlimizi nereden biliriz? Onlar âlim oldukları için “Filankes senin bu hâlin şeraite mutabık değildir, düzelt ki Allah senden razı olsun.” derler. Sonrasında iç âlem gelir. “Senin insanlara karşı kinin var, nefretin var. Kini, nefreti terk et. Cimrilik var sende, cimriliği terk et.” derler. Misaldir yani bunlar. Mesela dünyaya karşı muhabbet var, bunu üstad bilir. “Bunu terk et, Allah’ı sev, Peygamber Efendimizi (s.a.v) sev. O zaman senden razı olduk.” derler. Keşke bu olsa hayatımızda. İnşallah olur. Biz böyle gelip gidersek, tahsil edersek, çalışırsak; inşallah olur. Büyüklerin himmeti ve bereketi ile inşallah olacak.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellem.
- tarihinde oluşturuldu.