İNSAN AN BE AN SINANIR

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v) sahabelerinden birinin ahvalini sorar. Onlar da “Ya Resulullah! Bizim gözlemlediğimiz kadarıyla çok hoş bir ahvali var. Sürekli ibadet u taatle meşgul. Cenâb-ı Allah’ın uygun gördüğü tedaviyi sürekli uyguluyor. Devamlı camide.” derler. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Onun komşusuyla, arkadaşlarıyla, kardeşleriyle vaziyeti nedir?” diye sorunca sahabeler derler ki “Ya Resulullah! O konuda biraz sıkıntı var. Kendi komşu, akraba ve arkadaşlarından biraz şikâyet var.” Resulullah (s.a.v) “Subhanallah. Bu duruma taaccüp ederim. Bir insan Cenâb-ı Allah’tan gelen bu ilaçları beden ve kalbi üzerinde uygulayacak fakat bu tedavi onun ahlak ve kalbine sirayet etmeyecek, öyle mi? Bir insanın ahlakına nasıl sirayet etmez? Bu işe çok taaccüp ettim.”  buyurur.

İnsanın bir dışı bir de içi vardır. Kalp ve ahlak. Dışta yapılan ibadet u taat, dıştan içe doğru bir seyirdir. Dış güzelliğin iç güzelliğe sirayet etmesi lazım. Yolculuğun evvela dışta başlayıp sonra içe doğru geçmesi lazım.

Hz. Ali’ye (r.a) sorarlar: “Peygamberin (s.a.v) ashabı, yani o ayın şulelerinin, ayın etrafını kuşatan o nur pırıltılarının hâli nasıldı? Siz bize biraz söyleseniz, biz de ibadet u taatimizi, ahvalimizi onlara benzetme gayretini göstersek.” Hz. Ali (r.a) der ki: “Ashabın en belirgin özelliği Allah Resulüne (s.a.v) gösterdiği muhabbetti. O muhabbet nasıl mıydı? Mesela biz Allah Resulüne (s.a.v) o kadar tâbi ve o kadar meftunduk ki Resulullah (s.a.v) canlarımızdan çok daha öteydi. Her insanın en değerli varlığı çoluk çocuğu değil canıdır esasen. Can, bir insan için her şeyden önemlidir. Peygamber’i (s.a.v) bu kadar çok seviyorduk. O’nu (s.a.v) severken Allah’ın hoşnut olduğu o model insan olmak için artık zorlanmıyorduk. Zaten gittikçe dünya sevgisinden de uzaklaşıyorduk. Gittikçe iç âlemlerimiz O’na (s.a.v) benziyordu. Hatta dış da O’na (s.a.v) benziyordu. Bu esnada cefa ve zorluk da yoktu. Yani Allah’a gitmekte artık bir zorlanma yoktu. Esasen muhabbet olmadan Allah’ın yolunda ilerlemek çok zordur. İbadetlere gitmek, ibadetleri hakkıyla yerine getirmek zor olur. Fiziksel bazda durulur da iç âlemde namazda durmak zor gelir. Dünyaya meftun olan zihnimizi, gönlümüzü dünyadan alıkoymak, düşüncemizi mantığımızı sıyırmak, düşünce bazında da Allah’ın huzurunda durmakta zorlarız kendimizi. Allah buna mukabil cennet de vaat etse bizim için fazla önem ifade etmez. Çünkü bizim için zordur. Cehennem ile ikaz etse de bizim için ikaz mahiyetine girmez. Çünkü heves ve aşk yok. Onun için bizim Allah Resulüne (s.a.v) karşı had safhada muhabbetimiz vardı. Bu muhabbeti şöyle tarif edeyim: ‘Çölün en hararetli mevsimindeyken çölde yolunu kaybetmiş, günlerce susuz kalmış bir insan aniden çok soğuk bir suya rastlar. O an o soğuk sudan çok muazzam bir haz, mutluluk ve tat alır. Allah Resulünü (s.a.v) bir an görmek, bir anlık sohbet ve bu sohbetten hasıl olan tat, haz ve lezzet ise; o susuz kalmış insanın çölde alacağı lezzetten çok daha öteydi. O susuz insan için o esnada tercih olsaydı, senin sağ tarafında Allah Resulünün (s.a.v) sohbeti var sol tarafında ise soğuk su var. Tatmak için hangisini tercih edersin? Sahabenin susuz kaldığı şey Allah Resulünün (s.a.v) sohbeti ya da Allah Resulünün (s.a.v) bir anlık nazarıydı.” 

Âşıklık hâli farklıdır. Aşk sahibi olmaz lazım. Allah’ın sevgili bir kulu olmak ayrı bir mevzudur. İnsan sevdiği zaman sevgili hâlini alır. Bir insan sevilmek istiyorsa, sevecek. Evvela o sevecek. Perdenin arkasından onun kalbine yukarıdan sevgi iner. Sevgi, insanın kendine ait bir çalışma ve gayretinin neticesi değildir. Yukardan kalbe inen ilahi bir nimettir o. İnsan büyüklerin kapısında durur; sevgi, bu kapıdan onu kalbine serpilir. Fakat o da onun filizlenmesi, yeşermesi için elinden gelen gayret ve çabayı gösterir. Sevgi, kalbin rahmine inen bir tohum gibidir esasen. Ama kalpte diretkmen oluşmaz, yukardan bir inişle oluşur. Allah’ın bir âdetidir. Teşbihte hata olmasın, yeryüzünde Allah Resulü (s.a.v) Cenâb-ı Allah’ın temsilcisidir, elçisidir. Temsilcisi olduğu için hükmü O (s.a.v) verir. O’nun (s.a.v) kabul ettiği şey kalptir. Hakikat itibariyle Sâdât-ı Kiram da Allah Resulünün (s.a.v) varisleridir. Kalbe giren bir kapı açılmıştır. Bir kapı kapanmışsa bütün kapılar kapanmıştır esasen. Mesela YÖK tarafından bir sınav yapılacak, bu sınavı YÖK kendisi bizzat yapmaz. İl ilçe bazında temsilciliklere sınavı gönderir ve der ki “Mülakatlar yapın.” Mülakatlara gelenlerin kılık kıyafetine, durusuna, hâl ve vaziyetine göre puan verilir. YÖK de “Sizin kabulünüz bizim kabulümüzdür. Sizin tard etmeniz bizim tard etmemizdir.” der. Peygamberlerin de hâli öyledir. Onun için “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm(rahîmun). “ (Ali İmran, 31)“ De ki, siz gerçekten Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”  “Bana karşı sevgi iddiasında bulunanlar, yol resulüme ittibadan geçer.” Cenâb-ı Allah, kendine vekil ve temsilci olarak Cibril’i (a.s) de yapabilirdi. Cibril (a.s) derdi ki “Ben, Cenâb-ı Allah’ı temsil ediyorum. Bu mülakata, bu sınava girecek olan insanlara, benim vereceğim not Allah tarafından kabul edilen bir nottur. Çünkü ben Cenâb-ı Allah’ın arzu ve isteklerinin dışına çıkmam.” Allah istese idi melek de gönderebilirdi. Cenâb-ı Allah yeryüzüne, sizi talim ve terbiye etmek, size yol göstermek, sizi irşad etmek için Resulullah’ı (s.a.v) gönderdi. İnsana verdiği değere binaen bunu yapar. Melek göndermemesi insana verdiği değere binaendir. “Lekad hâlaknâl insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).” (Tin,4) “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık.” Çünkü insan, eşrefü’l mahlukattır. Cenâb-ı Allah insanın talim ve terbiyesini insan üzerinden yapar. Talim ve terbiyeyi bir melek yapsaydı, insana verilen değer azalmış olurdu. Çünkü en üst bir varlığı, kendinden alt bir varlıkla terbiye etmek şan ve şeref açısından yakışmazdı. Model olarak meleği örnek alamayız. Onun kimyası apayrı. Ama Cenâb-ı Allah insan içinden bir peygamber çıkartır. Yine insan olan sizin içinizden bir peygamber gönderir. Sizin içinizden gavs, kutup, evliya, mürşid çıkartır ve der ki “Bunları model alabilirsiniz. Bu, gücünüzü aşan bir şey değildir. O da nihayetinde insandır.” “Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz(azîzun), aleyhi mâ anittum harîsun aleykum bil mu’minîne raûfun rahîm(rahîmun).”  (Tevbe,128) “Sizin içinizden bir resul gönderdik ve son derece aziz, son derece size düşkün son derece size merhamet ve şefkat sahibi. Biz sizi düşündüğümüz için sizden bir peygamber gönderdik. Sizin hissiyatınızı anlayabilen size had safhada düşkün evladından bile daha fazla düşkün bir peygamberdir O (s.a.v)”

Resul-i Ekrem (s.a.v) ümmetine o derece düşkündür ki ahirette şöyle dua edecek: “Ya Rabbî! Ümmetime çok düşkünüm! Ümmetimin bir ferdinin bile cehennemde azap görmesine kalbim dayanmaz! Ya Rabbî! Bana ahdin var. İlla cehennemde ceza vereceksen ümmetim içinden erkekler yerine Hz. Hasan’ım ve Hüseyin'im cehennemin ateşine hazırdırlar. Ya Rabbî! Hanımların cehennemde yanmalarına benim kalbim dayanmaz! Hanımlar için kızlarım var, hanımlarım var, onlar da hazır. Ya Rabb affet!” Resul-i Ekrem’in (s.a.v) fedakârlığı sadece dünyada değildir; ahirette de çok fedakârdır. Dünyaya geldiğinde ümmetim demiş, vefat ettiğinde de ümmet, ahiretinde de ümmet. Dünyadaki ilk konuşması ümmet, mebdei ümmet, müntehası ümmet. Yani bir annenin evladına yavrum demesinden çok daha fazla bir düşkünlüğü var. Hayatı boyunca bunu yapmıştır. Çünkü Allah resulü haris, ayetin ifadesince “harisün aleyküm. Size karşı son derece haris.” yani düşkün. Bu düşkünlük öyle böyle değildir. Bu düşkünlük karşısında ümmetin de fedakâr olması lazım.

Allah Resûlü (s.a.v) ümmeti nasıl tarif eder bilir misiniz? Mesela “Fıtrat, tabiat ve mizacı bize benzemeyen bizden değildir.” buyurur. “Komşusu aç iken kendisi tok olan bizden değildir.” der. Yani huyunu Müslüman etmeyen; ahlakı, fıtratı, İslamî olmayan bizden değildir, der. Mesela fıtratında kibir olan cennete gidemez. Buradayken arındırılmak zorundadır o. Yani bu arınma ruhun bir kimliğidir. Bu ahlak, gümrük kapısında ümmetin içerisine girebilecek adeta bir vizedir. “Dünyayı seven bizden değildir.” Müslüman o değildir, ümmet değildir. O insan, ümmet içine girmediği zaman, Allah Resulü’nün (s.a.v) haris olduğu bir kişi hâline gelemez. Allah Resulünü (s.a.v) sevmiyorsa, kalben dünyayı seviyorsa, olmaz.

Allah Resulünün (s.a.v) varisi vekilleri de Cenâb-ı Allah’ın vekilleridir. Nitekim Hazret (k.s), Seyda-i Tağî (k.s) gibi büyük zâtlar buyurur ki “Bu muhabbet, sizi Allahu Teâlâ’nın muhabbetine götüren bir muhabbettir.” Bu mukayeseyi öyle görmek lazım. Farklı asırlarda, farklı vilayetlerde insanoğlunun an be an sınanması olur. Sınanmayı sadece günlük beş vakit farz ile anlamayın. Siz sadece bunlarla sınanmıyorsunuz. An be an sınanırsınız. Yolculuğa çıksanız, arkadaşlarınızla sınanırsınız. Kardeşlerinizle sınanırsınız, kardeşlerinize duyduğunuz duygularla sınanırsınız. Etrafınızdakilerle de sınanırsınız. Cennete ilk o girsin, bu düşünce ile de sınanıyor musunuz? Dünya beklentisiyle ve dünyanın hoşnutluğunu ona vermekle de sınanma vardır. Her vilayete sizi eğitmek için muallimler gönderilmiştir. Ama öyle bir hâl içindeyiz ki neyle sınandığımızı bilmiyoruz. Zannediyoruz ki ahirette beş sorumuz var. Allahu Teâlâ “Namaz kıldın mı, oruç tuttun mu? diye soracak. “Evet.” diyeceğiz. O kadar mı? Hayır. “Summe le tus’elunne yevmeizin anin naîm(naîmi)” (Tekasür,8) “Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız.” Muhakkak o gün geldiği zaman bir nefesin dahi muhasebesi yapılacak. Sadece mal mülk anlamayın, verilen her nimetin an be an sınanması vardır. Neyle sınandığımızdan şu an haberimiz yok. Başımızı almış gidiyoruz. Beş soru var, cevabı basit; namaz, oruç vs. bu kadar basit değil. Esasen evaliya-i izamenin vereceği not, Allah’ın arzu isteklerinin dışında olan bir not değildir. Onların gönül ve kalplerine girmek, Allah’ın meclisine girmektir. Peygamberin (s.a.v) muhabbetine sirayettir. Bir genel vardır, genelin üstünde bir genel ve altında da temsilcilikler vardır. Bu anlamda muallimler, mürşidler gönderilir. Onların talim ve terbiye içinde bir sınaması olur. Bu sınama, Peygamberin (s.a.v) genel kaide ve kuralları çerçevesinde yapılmak suretiyle kabul görür veyahut bu sınama tard neticesiyle kabul görülmez.

Cenâb-ı Allah muhabbetimizi artsın. Çünkü muhabbet zorlamakla olan bir mesele değildir. Bir kelebeğin gece karanlığında ateşi görüp yanacağını bildiği hâlde kafile kafile gidip kendini ateşin içine atması gibidir. Acı da olsa. Aşk ve muhabbet öyle bir şeydir. Ama muhabbet olmadan hiçbir insanın acıya tahammülü yoktur, yapamaz. Rahatı da yapamaz. Namazı da yapamaz. Allah’ın vereceği bir bela, bir musibet sınamayı kaldıramaz. Basit sınamalarla hemen bozulup gider. Evladını kaybeder, işten ayrılır. İbadet ü taati gevşer, hatta namazı bırakır.

Menkıbenin birinde bir meşayih anlatılır. Cenâb-ı Allah’a 30-40 yıl boyunca ibadet u taat eder. Allah’a âşık, meftun bir zâttır. Etrafında yetişen talebeleri, müridleri vardır. Onları talim ve terbiye ile belli bir safhaya getirir. Bu öyle bir safhadır ki müridler, levh-i mahfuzdaki hâli, kitabın içinde yazılanları görmeye başlarlar. Müridler, bu üstadın vasıtasıyla makam ve feraset sahibi olmuşlar mukadderattakilere vâkıf hâle gelmişlerdir. Mukadderat denilen levh-i mahfuzdaki yazıları okuyunca üstadlarının ehl-i saadet olmayacağını, cennete giremeyeceğini, cehenneme gideceğini görürler. Esasen burada hem üstadın bir sınanması hem de görenlerin bir sınanması vardır.  Kimse sınanırken neyle sınandığını bilemez ki. Sorulur, bazı şeylerde cevap verilmez. Bazen bir hayvanla sınanır insan, mesela bir kedi ile. Üstadın bu hâlini görünce müridler dağılmaya başlar, sadece biri kalır. Üstad gelince “Bu arkadaşlar nereye gittiler?” der, üzülmüştür duruma.  Geride kalan der ki “Üstadım ben nasıl söylesem bilemiyorum, üzülmenizi de istemem.” “Hayır söyle.” “Onlar levh-i mahfuzdaki sizin hâlinizi gördüler. Ondan ayrıldılar.” Üstad sükût eder, sonra “Sen de gördün mü?” diye sorar. “Evet.” “Sen neden ayrılmadın?” “Üstad bilmiyorum. Şöyle düşündüm: Beni bu seviyeye getiren sissiniz, burada bir sır var. Siz biliyor muydunuz?”  “Ben bunu 30 yıldır biliyorum.”  “Madem Allah sizi cennete sokmuyor neden 30-40 yıldır Allah’a ibadet ediyorsunuz?” Üstad der ki: “Benim gönlümde aşk var, seviyorum. Başla bir şeyim yok. İbadet ü taatimi onun vereceği cennet için yapmıyorum. Ona sevgili olmak istiyorum.” Âşık insanların sınanmaları çok ayrıdır. O ana kadar üstadın sınanması vardı. O an levh-i mahfuzdaki yazı, birdenbire değişir. Allah “Gözün aydın, sınavı geçtin.” der.  Allah onu da öyle sınamıştır. Diğerlerini de kaybetmek sınavıyla sınamıştır. Duran insan, farklı bir bakış açısıyla bakmakla kazandırmıştır. Üstad, 30-40 yol boyunca ehl-i şekavet olmakla; acaba bu insan Allah’tan vazgeçecek mi geçemeyecek mi, sınanmasına tâbi tutulmuştur. Allah “Beni seviyorsun ama ben seni cehenneme atacağım.” demiş. Samimi mi, değil mi?  Üstad, 30 yıl boyunca vazgeçmemiştir.

Cenâb-ı Allah muhabbetlerimizi artırsın. Güzel hoş hizmetler de nasip etsin inşallah.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.