AŞKA GÖTÜREN YILDIZLAR
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Alemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.
Resul-ü Ekrem (s.a.v), ‘’Benim arkadaşlarım, sahabem her birisi gökteki yıldız gibidir esasen.’’ Hakikaten birer yıldız. Malum, yıldız ışığının nurunu güneşten alır. Onlardaki o nurun menbaı güneştir. ‘’Bunlar her birisi yıldız gibidir, yani ışığını benden alır. Bunların herhangi birisine iktidar ederseniz, bunların izini takip ederseniz beni bulursunuz.’’ diyor. Hidayet bulursunuz, Allahu Teâlâ’yı bulursunuz. Yani ben bunlar üzerinde bir sistem, bir yol, ilkeler bırakıyorum. Siz bu sisteme riayet ederseniz, onların izlerini takip ederseniz, bu iz sizleri bana ulaştırır. Çünkü bunlar ışığını benden alıyor. Yani, gece karanlığında yıldızlara bakmak suretiyle insanlar yolunu buluyorlardı. Yani yanlış bir yolda mı, istikamet düz mü değil mi, öndeki o yıldızlara bakmak suretiyle, insanlar ışığını onlardan almak suretiyle yolunu buluyorlardı. Tabi Resul-ü Ekrem’den (s.a.v) meşreb itibariyle her bir sahabe kendi kabiliyetince ışığını alır. Bazı yıldızların ışığı fazla, bazılarınınki eksik bazılarınınki çok daha eksik, bazılarının çok daha parlaktır, yani nuru daha fazla almıştır yakınlık derecesine göre. Resul-ü Ekrem’e (s.a.v) ruhen ve kalben yakınlık derecesine göre, Allah Resul’ünden (s.a.v) ışığını almış ve almakla beraber bizlere de yansıtır. Meşreb itibariyle, Nakşı olduğumuz için Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) sistemini, izini takip ediyoruz. Dolayısıyla biz bu sistemi, izi takip etmekle Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a) ulaştığı şey ne ise, ona ulaşmak gayreti içerisindeyiz. Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’tan (r.a) gelen bir ışık, bir nur var. Bu ışık, ondan sonra gelen büyük zatlara da sirayet etmiş, aksetmiştir. En son Seyda (k.s) ve inşallah kıyamete kadar da devam edecektir. Bu nuru, ilmin ötesindeki ışığı bizzat alırlar, yani hâl ehlidirler. Hâl insanların izini, insan takip eder. Bilginin izini de insan takip eder, bilge yani ilmin izini de takip eder. Aklın izini de insan takip eder; ama bir yere kadar, dur diyene kadar. Yoksa akıl bir yere kadar götürür. Orada Peygamber (s.a.v) akla dur, senin sırrın buraya kadar. Bundan sonra gidemezsin, der. İlme de bir yere kadardır. “Ey ilim! Sahibini götür ama bir hudutu var, O huduttan sonra dur.” der ona. Ama hâl ehline devam et. Yani ruhen ve kalben devam edilir.
Meşhur bir hadisedir: Hz. Diyaûddin (k.s), hayatında hâl ehli, yani zirvede olan bir insandır. Onların atmosferlerine girenlerin, kim olursa olsun, yüzde doksan dokuzu o atmosferin tesirinde kalır. Onlara da sirayet eder, Hazretin (k.s) ruhi hâliyle hâllenirlerdi. Hazret (k.s) döneminde bir sûfi gider, Hazret’in (k.s) namını duyunca tövbe alır, istiğfar eder ve onun izini takip eder. Yani o nura kapılır gider, kalbini ona kaptırır. Kapmanın neticesinde onda bir hâl, cezbe-i ilahi oluşur. Cezbe, Allah’ın kulunu dünyanın çekiminden sıyırıp, kendi üst makamına, kendi tarafına çekmesi demektir. Dünyanın, cismaniyetin bir de nefs ü şeytanın çekim gücü vardır. Zihni kuşatır, kalbi kuşatır, ruhu kuşatırlar. Bunların bu çekim güçleri, ruhun, fikrin ve düşüncelerin Allah’a yükselmesine müsaade etmez. Dünyanın çekim gücü gibi. Nasıl ki bu güç, bedenlerimizin havada durmasına, uçmasına engel olur; nefs ü şeytan da bedenin ruh üstünde bir çekim gücü tesiri yapar. Bu çekim gücü, Allah’a yükselmemizi engeller. Hele de haramlar, yükselmemizi daha fazla engelleyen etmendir. Hazret’in (k.s) sûfisi süflisi tövbe eder, istiğfar eder, Allah’a rücu eder. Tövbenin manası ne demektir? Estağfurullah ve etubü ileyk, manası Allah’a dönmektir. Nasıl rücu edeceğiz? Dünyanın, nefsin ve şeytanın insan üstündeki çekim gücünün tesiriyle sürekli ayağımızı tutan bir zincir var. Bir türlü ona yükselemiyoruz. O gönderenin tövbesinin arkasında Allah’a bir dönüş yolculuğu başlar. O ışığı takip eder, gönlünü oraya kaptırır. Zaten kaptırınca istesek te istemesek te bir seyir başlar orada. Cezbe-i ilahi biraz daha fazla olur. Cezbe-i ilahinin, Allah katındaki derecesinin sevabı çoktur. Cezbenin bir manası da budur. Bir coşma anlamındadır, ne demek coşma? Gönlün Allah’a akması veyahut üstadın kalbine akması neticesinde adeta o deryanın, o nehrin birbirine çarpmasıyla, dalgalanma olur ve bu dışarıya yansır. O da onun iradesiyle oluyor.
Seyda (k.s), Hz. Musa (a.s) zamanında olan bir kıssayı anlatır. Hz. Musa (a.s) döneminde bir çoban Allah’a hat safhada âşık olmuş, gönlünü oraya kaptırmış, bir seyir başlatmıştır oraya. Sürekli Allah’ın rızasına ve muhabbetine akan bir deryaya kapılmış gitmiş, dolayısıyla o deryada coşmalar olunca iradesinin dışında, sözün yani normal insanın anlayışına biraz zıt laflar çıkar: “Ya Rabbî! Hayat boyu sizi arıyorum, gönlüm sürekli sizi arıyor, keşke sizi bulsam, yanıma gelsen!” vs. Hz. Musa (a.s) o kişinin bu lafını duyunca “Allah’a nasıl böyle bir laf söylersin?” der, Allahu Teâlâ Hz. Musa’yı (a.s) bu mevzuda ikaz eder: “Benimle onun arasına girme.” Sûfide de cezbe-i ilahi hat safhasına ulaşınca, gönül devamlı orada olur. Bu adamın çoluk çocuğu ve hanımı da var. Durumları da hat safhada fakir. Bu adam ormandan ağaçları kesip satarak geçimini sağlamaktadır. Fakir bir insan. Gönlü hat safhada olunca, sürekli dergâha gelir, eve gitmemeye başlar. Hanımı bir müddet sonra gelir. “Biliyorum, onun bu hâli, Allah katında makbul bir hâl; fakat bu eşim çalışmaz ise, biz rızık temin edemeyiz. Çünkü onun çalışmasına bağlıyız. Kaç gündür evimizde yiyeceğimiz kalmadı. Siz ona söyleseniz eve gelse.” der. Hazret (k.s): “Keşke önceden haberim olsaydı, onu çoktan gönderirdim. Gitsin dünyasına da çalışsın, çünkü bizde dünyayı kalben terk etmek vardır, bedenen terk etmek yoktur. Gitsin, çalışsın, kazansın, o da bir ibadettir. Haberim yok, dünyayı böyle terk etmemesi gerek.” der. Çünkü dünya, ahireti kazanmak için çok önemli bir faktördür.
Dünya, ahireti kazanmamız açısından değerlendirebilirsek çok önemlidir. Misalen çalışır, zengin olur, parasını Allah yolunda verdiği zaman bu, ahireti kazanması için önemli bir faktördür. Hazret (k.s) bir mollasını çağırır, bu kadının ihtiyaçları ne kadarsa cebinden biraz para çıkartır, kadına verdirir ve kadını gönderir. Sonra o sûfiyi çağırır. Ona der ki “Sen niye eve gitmiyorsun?’’ der ki “İrade dışı, gönlümü kaptırdım, elimde olan bir mesele değil, aklıma söz geçmiyor. Ben kopamıyorum.’’ O dönemde herkes tasavvufa vermiş kendini. Hazret (k.s) onun bu sözü üzerine gider, araştırır. İmanı, İslamiyet’i zayıf olan, hanesinde namaz ve taatin olmadığı bir ev vardır. O haneden ekmek alırlar ve Hazret (k.s) der ki “Ekmekten bir parça o adama yedirin.” Onlar da ekmeğin bir parçasını değil de, yanılarak ekmeğin yarısını verirler. Ekmeği yer, ekmek onun üzerinde adeta, bir nehrin üzerine düşmüş bir kayalık gibi, öyle anlık bir muhabbet kesilmesine sebep olur. Hazret(k.s) sorduğunda ise “Nasıl olduysa benim muhabbetim azaldı.” der. Hazret (ks.) mollayı çağırır ve sorar “Siz ekmeği ne kadar verdiniz?” “Yarısını.” deyince Hazret (k.s) “Ben bir kısmını verin dedim.” der. Adam eve gider birkaç gün sonra ondaki o hâl yine gelir. Hâl ehli olur.
Dil Allah’ı zikreder, önemli bir şeydir. İnsan vücudu namaz kılar, zikreder, o da önemli bir şeydir. Namazda kişi bazen durur, zihni farklı bir yerdedir. Dilin hafızası oluşmuştur. Fatihasını okur. Fatihaya direktif dahi vermez, okur. Belki o da kabuldür inşallah, namazda olduğunun şuurunda olmasa bile de namazda değil ama vücut o an kalbin direktifi olmadan, iradesi olmadan vücut hafızasına girmiş bir egzersizi yapar adeta. Haberi yok bir şeyden, sadece okur, öyle bir namaz. Belki inşallah o da kabul olan bir namazdır. Ama bunlardan çok daha kıymetli bir şey, kalbin hakikaten sürekli Allah’ın zikriyle meşgul olmasıdır. Allah’ın zikri dediğimiz şey; Allah’ı bize hatırlattıran şey demektir. Bu ne olabilir? Hz. Peygamber’i (s.a.v) anmak bir zikirdir mesela. Elfaz dediğimiz, cümle dediğimiz, kelimeler dediğimiz Allah lafzı, lafız itibariyle o da Allah’ı bize hatırlattıran, anımsattıran bir andır. Esasen bir hatırlattırıcı bir bir hatıradır. Bir de Allah’ı bize hatırlattıran Sâdât-ı Kiramdır. Kalp sürekli onlara kendini kaptırıp, onları hatırlamalı, onları anmalıdır. Peygamber’i (s.a.v) anmak, Cenâb-ı Allah’ı anmak da birer zikir hâlidir. İnsanın bir dükkanı olduğunu düşünün. Allahu Teâlâ 24 saat aralık olmaksızın, boşluk olmaksızın sürekli çalışan bir dükkân bahşetmiş. Kalp sürekli zikrediyor ve Allah katındaki sevabı artmakla kalmıyor, bir yandan hem kendisi diriliyor hem de bu kalp diriltiyor; nurlanıyor ve nur veriyor. Nur vermesiyle, Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a.) meşrebinden gelen, yani bu izleri takip etmek suretiyle hem istifade eder hem de insanların istifadesine vesile olur. Bu ne anlama gelir? Kişi tövbeye vesile oluyor, namaza vesile oluyor, ibadete vesile oluyor. Her bir insanın kıldığı namazın sevabı ona geliyor esasen. Hayat boyu yüzlerce insanın tövbe namazına vesile olduysa, kıldığı her bir farz namaz sevabı ona gelir, işlediği her bir iyilik sevabı ona gelir. İrşad yapar, hizmet yapar. İslamiyet namaz kılmaktan, tesbih çekmekten, oruç tutmaktan ibaret değildir. Şayet bunlardan ibaret olsaydı, sahabelerin ve evliyaullahın bu bölgelerde işi olmaması gerekirdi. Türkiye’de sahabeler var ve -haşa- bu sahabeler ibadeti eksik olduğu için eksikliklerini buraya gelerek kapattılar diyebilir miyiz? Hakiki İslamiyet anlayışı hizmet etmektir. Hizmet bizim için çok büyük bir nimettir ve Allah’ın bize verdiği bir fırsattır. Bir ticaret kapısıdır. Düşünsenize Allah bize bu kapıyı kapatsa, ben sunacağınız hiçbir şeyi kabul etmiyorum dese, ben sizin bana bu saatten sora sunacağınız ibadeti, taati yani ticari anlamda, sizin derecelerinizi yükseltme adına ticaret kapısını kapattım dese, o zaman hâlimiz ne olur acaba? O zaman bizler ne kadar müflis olacağız, iflas edeceğiz. Allah’a çok hamd edelim ki hizmet denilen bir nimeti kendi kullarına bahşetmiş ve bunu kullarının ahiretine de yansıtır. Bunun için hizmet nimeti çok büyüktür. Bu nedenle her safhada ve elden ne gelirse irşad hizmetini yapmak gerekir. Mesela bu Müslümanlar için belki utanç vericidir. Hristiyanlar, Afrika’ya kadar gidiyorlar. Bu kişiler -doktor veya başka meslek mensubu- bize göre vahşi sayılabilecek diğer insanlarla ve dünyayla bağlantısı olmayan bir toplumun içerisine giriyorlar. Bu toplumun örf ve adetine uygun şekilde yaşayarak daha sonra çeşitli misyonerlik faaliyetleri ile yerel halkı Hristiyanlaştırıyorlar. Bu kişilerin önceki hayatlarına baktığımızda üst düzey imkanlara sahip olmalarına rağmen sırf inançları gereği bu misyonerlik faaliyetlerini yaptığını görüyoruz. Esasen bu görevi bir Müslümanın eda etmesi gerekirken daha kendi komşusu ve arkadaşlarına söz geçiremeyişi ve selam dahi vermemesi ayıplanması gereken bir durumdur. Esasen irşad Müslüman mesleğidir. İslam sadece namazdan, oruçtan, tesbihattan ibaret olsaydı sahabenin bu topraklarda ne işi olurdu? Seyda (k.s) sağlık durumu elverişli olmamasına rağmen niye Ankara’ya, İstanbul’a gidiyordu, niye dolaşıyordu? Günümüzde rahat yapılan bu hizmetleri gerçekleştirmek eskiden daha zordu.
İrşad hizmeti Müslümanlığın bir gereğidir, Müslümanın görevidir. Peygamber (s.a.v) bizim için en büyük örnek değil midir? Allah Resulünün (s.a.v) hayatı irşad, sahabe irşad. Onun için sahabeden birisi tabiine sorar. “Siz sahabeyi gördünüz, bize biraz sahabeyi anlatır mısınız? Biz de istifade edelim.” O da der ki “Siz bizim arkadaşları görseydiniz, onlara deli diyecektiniz. Çünkü onların akılları sizin gibi çalışmıyordu, kıstasları farklıydı, artı ve eksi ölçüleri ayrılmıştı, terazileri ayrıydı.” “Nasıl yani?” “Mesela siz her şeyi dünyadan ve nefsinizin süzgecinden geçirip ona göre yaparsınız. Nefsinizin süzgecinden geçmişse, dünyevi kâr u zarar dengesi yoksa bir adım geri durursunuz; ama sahabe öyle değildi. Sahabe-i Kirâm’ın ölçüsü yani tartısı, kıstas dediğimiz şey bütünüyle ahiretten ibaretti. Eğer ahirete fayda varsa yapar. Velev ki dünya menfaati var, ahiretlerinde zarar olsa hayatta yapmazlardı. Mesela Resulullah (s.a.v) herhangi birine dese ki ‘Filan yerde filan kabile geldi, orada İslam’a karşı olan insanlar var. Bu insanların aydınlanması, nurlanması, Allah’ı bulması için büyük bir fırsat var, oraya gidin.’ Sahabenin her biri can u gönülden ve tereddüt etmeden, çocuğunu, malını mülkünü bırakıp, örfünü adetini, dilini, kültürünü bilmediği o yere gider ve irşad ederdi.” Ama giderken acaba kiminle gitmekteydi, orada bir düşünmek lazım. Allahu Teâlâ onunla beraberdir. Peygamber (s.a.v) ruhen onunla beraberdir. Yani Allah’ı kazanırlardı, hayatta yalnız değillerdi. Yalnızlık diye bir şey yoktu. Şimdi biz kalabalıktayız, toplum içindeyiz. İletişim, haberleşmek hat safhada, görüntü paylaşmak hat safhada. Misal arz ediyorum; aynı inancı paylaşan geniş bir toplum var, ama yalnızdır. Çünkü Peygamber (s.a.v) izini takip etmiyor, Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın (r.a) izini takip etmiyor ki bu iz onu Allah’a ulaştırsın. İzini kaybetmiş o. Aklın izini takip ediyor. Hâlbuki Peygamber (s.a.v) akıl için bir hudut bırakmış, o yerden sonra durun, diyor. Kaldırmaz o yerden sonra. Nehrin biraz bu tarafından sonra boğulup gidersin. İlim, bilgi bir yere kadar. Aklın izine uyarak bir yere ulaşılmış mı bugüne kadar? Akıl olsaydı ne peygambere ihtiyaç olacaktı ne de kitaplara…
Ve sallalahu aleyhi vesellem…
- tarihinde oluşturuldu.