TASAVVUF SİLSİLESİ EN GÜVENİLİR HATTIR

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vessalatu vesselamu ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Tasavvuf, Hazreti Peygamber’den (s.a.v) gelen ve bin dört yüz yıldır tecrübe edilen yöntemlerle, bin dört yüz yıldır bütün evliyanın okuludur, sistemidir. Şah-ı Nakşibendler, İmam-ı Rabbaniler, Hacı Bayramı Veliler (k.s) bu okuldan mezun olmuşlardır. Mesela hatme, evrad ü ezkarın sadece bu asırda yapıldığını mı zannediyorsunuz? Hayır.

Osmanlı’nın ikamesini yapan kişilerin arkasında devasa zâtlar vardı. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in arkasındaki zât, Akşemseddin Hazretleri idi. Fatih ki Peygamber’in (s.a.v) övgüsüne muktedir olmuş. Hz. Fatih bir ehl-i tasavvuf idi. Arkasındaki ordu da tasavvuf ordusu idi. Hz. Fatih, Akşemseddin Hazretlerine: ‘Bana devletin başında git, diyorsun. Ben bunlardan mahrum mu olacağım? Ahiret benim için daha önemli. Ben şu dergahtaki sûfîler gibi bir hayatı tercih etmek isterim.’ dediğinde Hz. Akşemseddin (k.s) ‘Sen mahrum kalmayacaksın. Devlet işleri ile meşgul ol. Seni özel, hususi yöntemle tâlim, terbiye edeceğiz.’ diye mukabele ediyor. Resûl-i Ekrem (s.a.v) Fatih’i ve onun ordusunu övüyor. Bu ordu; sadece cismani, ruhsuz bir ordu zannedilmesin. Bu ordu, ehl-i tasavvuftur. Hz. Peygamber’in (s.a.v) övgüsüne mazhar olmuştur.

Bu memleket, bu coğrafya ehl-i tasavvufun mahsulleridir. İnşallah bizim de bunlara sarılmamız lazım. Hem iç güvenliği, hem dış güvenliği temin etmemiz lazım ama iç güvenlik, dış güvenlikten çok daha önemlidir. İçin bozulmaması lazım. Bu ne demek? Her tarafta mescidler olması gerekiyor. İrşad faaliyetlerinin yapılması lazım. İnsanoğlunun ruhi bir bilinçlenmeye ihtiyacı var. Sadece ilmî anlamda bir bilinçlenme insana yetmiyor. Televizyonlar, radyolar, internet, bilinçlerin açılmasına yeterli değildir. Çünkü insanoğlunun zafiyetleri vardır. Mesela biraz para verdiğiniz zaman insanoğlu zayıftır. Ruhi bir bilinçlenme gerekir. Muvaffakiyet, başarı bundadır. Onun için Osmanlı’nın başarısını büyük bir zât şöyle ifade ediyor: Osmanlı’nın 550 sene boyunca Hristiyan, Yahudi âleminin kirli desiselerine, sinsi tuzaklarına karşı durabilmesini; bu coğrafyalardan dünya hakimiyeti kurabilmesini sağlayan şey, aslında Osmanlı’nın müthiş ordusu değil; zekâsı da değil; İstanbul’un arkasındaki merkezlerdi. Yani tekkelerdir. Tekkeler olmasaydı bozulmalar olurdu. Tekkelerin kapandığı dönemlerde batışların hasıl olduğu görülüyor. Bu tekkelerle halis tasavvuftan, silsilesi olan, sun’i değil; gerçek, hakikat olandan bahsediyoruz. Sizler inşallah o mânâda bir nefer olun. Resulullah’ın (s.a.v), ashabı gibi inşallah bulunduğunuz yerde tebliğ ve irşad yapın.

Büyük zâtlarda görülen müşterek hususlar vardır. Çoğunluğu ehl-i beyttir, Hz. Peygamber’in (s.a.v) soyudur, zürriyetidir. Allahu Teâlâ, Hz. İbrahim’e (a.s)  böyle bir nimette bulundu. İnsanları irşad edecek, gelecekte bu mekanizmayı devam ettirecek, Allah’a elçi olacak zâtları imtiyazlı olarak, tahir olarak Hz. İbrahim’in (a.s) temiz ve pak soyundan gelen insanlardan seçti. Ve Hz. Peygamber’den (s.a.v) sonra peygamberlik gelmemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v): ‘Benden sonra öyle zâtlar gelecek ki o âlim-i Rabbanilere peygamber diyemezsiniz. Fakat benden sonra peygamberlik devam etse idi kabiliyetleri, alt yapıları ile peygamber olmaya aday, o insanlardı.’ buyurmuştur.

 

Mesela İmam Gazali (k.s), Resulullah’ın (s.a.v) vefatından pek çok asır sonra dünyaya gelmiş fakat ‘Ben miraçta Resulullah’ın yanındaydım.’ diye kendisi ifade etmiştir. Yani bu âlim-i Rabbanilerin her birisi, alt yapı olarak bir peygamber olmaya adaydır ama peygamberlik gelmediği için onlara gavs, kutup, abdal deniliyor. Peki bu zâtların bu coğrafyalarda ne işi var? Onların asıl vatanları Mekke, Medine’dir. Ama Rabbü’l Âlemin (c.c), Hz. Hasan ve Hüseyin’in (r.a) zürriyetine, onların zâtına karşı bir fırtına estirdi ve onları, dünyaya küstürdü. Onlarda dünyaya karşı en ufak bir meyil bile bırakmadı ve onlar dünyanın dört bir tarafına savruldu. O tohumlar savruldu. Ashab-ı Kirâm da böyleydi. Başka diyarlara gittiler, Peygamber’in (s.a.v) mirasını yeşerttiler. Bu miras sadece bilgi değildir.

 

Resulullah’a (s.a.v) iki şey gelmiştir: Biri hafızaya inen şey ki bu zahirî ilimdir; diğeri ise kalbe inen şey ki bu da bâtıni ilimdir. Resulullah (s.a.v) ashabına zahirî namazı yani fiziken yapılan namazı da anlatıyor; iç namazı da, huşuyu da, anlatıyor. Resulullah (s.a.v), hafızaya intikal eden bilgilerden bahsettiği gibi kalbe inen şeylerden de bahsediyor. Ve Resulullah (s.a.v), Allah Teâlâ benim kalbime neyi bıraktıysa ben de Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) kalbine bıraktım, buyuruyor. Resulullah’ın (s.a.v) kalbine gelen bu ilim, Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) yolu üzerinden, güvenli bir hat ile intikal ettiriliyor. Bu hat adeta bir santral, bir elektrik trafosu gibi günümüze döşenmiş kablolar üzerinden intikal ediyor. İmam Gazaliler, İmam Rabbaniler, Şah-ı Nakşibendler (k.s) üzerinden o nur, o ruhaniyet bin dört yüz yıldır devam ediyor ve bu hat, kıyamete kadar da devam edecek. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) üzerinden bu ruhaniyet, Resulullah’ın (s.a.v) ümmetine gönderilmiştir. Bu nur, kalbe indikten sonra ruhi yapıda değişim ve dönüşüm hasıl oluyor. Çünkü insanın ruhu öyledir. Şeytanlaşmaya da müsaittir, melekleşmeye ve ruh-i Muhammedi’de (s.a.v) filizlenmeye de müsaittir. Bu akım güvenli bir hat yani silsile üzerinden gelmiştir. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a), ondan sonra Selman-ı Farisi’ye (r.a) aktarıyor. Bir aktarım var. Aktarım şarttır. Aktarım olmazsa İslam kalmaz. Tahrifat olur. Ve Rabbü’l Âlemin “İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne) “( Hicr, 9) buyuruyor. Kıyamete kadar İslam baki kalacak ve biz onu muhafaza edeceğiz. Kuran’ı ve Kuran’ın içindeki mahiyeti. İslam;  Hristiyanlık, Yahudilik gibi değildir. İslam nasıl muhafaza edilecek? Güvenli bir hat ve bu hattan kalplere aktarılmak suretiyle. İşte Selman-ı Farisi, Kasım Bin Muhammed, Cafer-i Sadık (r.a)…

 

Seyda-i Tağî(k.s) şöyle ifade ediyor: ‘Madem ki bu davanın sahibi Resul-i Ekrem (s.a.v); bu akım da ruh-i Muhammedi’dir (s.a.v); o zaman sohbet ve hatmede Resulü Ekrem (s.a.v) hazır bulunmaktadır.’  Bu sözü bir başkası söylerse belki şüphe ile bakabilirsiniz ama Abdurrahman-ı Tağî (k.s) söylüyorsa haktır. Çünkü onun zemini haktır. Hatme hak mıdır? Evet. Bunu bin dört yüz yıldır bütün evliya-i izame söylüyor, bunun üzerinde hiç kimsenin ihtilafı yok. Hulasayı kelam dünyada iki taife vardır: Biri müslih taife, biri müfsid taife. Müfsid yeryüzünü bozan, insanları bozan taifedir ki onlar şeytanın askerleri, temsilcisi, vekilleri; insi şeytan yani şeytanlaşmış insanlardır. Bunlar sayıca çoğunluktadır. Bir de müslih taife vardır. Onlar bozulanı tamir eden, kendisini ıslah eden ve başkasını da ıslah etme noktasında tamir eden kimselerdir. Müslih taife kurtulacaktır.

Resulullah (s.a.v) “Ed dünya cîfetün” buyuruyor. Aslında dünya bir “cîfe” dir. Yani siz, fiziksel olarak bir cîfenin başında duruyorsunuz. Cîfe yani leş yığını, çöplük demektir. Resulullah (s.a.v) ona talip olanlar, aslında kalp ve ruhen köpek gibidir, buyuruyor. İnsan, böyle hastalık yayan dünyanın içinde olduğunda ruhu hastalanır. O yüzden bağışıklık sisteminin çok güçlü olması lazım ki ruh bundan hastalanmasın, zarar görmesin.  Şah-ı Nakşibend’e (k.s) kadar ehl-i tasavvuf, inzivaya çekilen hayatı benimserlerdi. Derlerdi ki; bizim bağışıklık sistemimiz güçlü değil, o çöpün içinde gezdiğimiz zaman, dünyanın sunduğu hediyelere kendimizi kaptırmamak, ahireti unutmamak mümkün değil. İnsan dünyaya daldığı zaman, dünyanın arkasından gider. Paranın, makamın, iktidarın, nüfuzun v.s. tadını alırsa bağışıklık sistemi zayıf düşer, diyorlardı. Dolayısıyla; en iyisi dünya ve insanlığı terk edip bir mağaraya çekilmek, deniliyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s), bu yaşam şekli, Peygamber’ın (s.a.v), Ashab-ı Kirâm’ın hayat tarzına aykırıdır, dedi. Resulullah (s.a.v) dünyanın içinde kalmış, mağaraya çekilmemişti. İnsanlık adına, dünya adına, İslam adına imarda bulunmuş, mücadele etmişti. Ashab-ı Kirâm da öyle yapmış. Biz de öyle yapmalıyız. Onların başlarında Peygamber (s.a.v) var. Bağışıklık sistemi güçlü, sürekli şarj oluyorlar. Sohbette bulunuyorlar. Rabıta yapıyorlar. Resulullah’ı (s.a.v) iki-üç gün görmedikleri zaman büyük bir acı çekiyorlardı. Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) gibi bir zât diyor ki: ‘Ya Resulullah ben size o kadar kapıldım, o kadar gönlümü kaptırdım ki sizi bir an bile daha düşünmeden olmuyor.’ Çünkü aşk ehli böyledir. Ashab-ı Kirâm âşıktı, muhip insanlardı. Zaten bu yol, muhabbet yoludur. Şah-ı Nakşibend (k.s) bu yola “halvet der encümen” prensibini bırakmıştır. Yani insan, halkın içinde bulunacak ama bağışıklık sistemi verilen talimatla güçlü kılınacak, böylece o insan etkilenmeyecek. Halkın içinde Halık (c.c) ile beraber olma prensip ve anlayışı benimsenmiştir. Toplumların içerisine gideceksiniz, onları imar edeceksiniz. Münzevi, göçebe bir hayat yaşayacaksınız. Dünyaya dair hiçbir aidiyetiniz olmayacak.

 

Kuran’ın şu ayetlerinde böyle bir hayata işaret ediliyor; öyle erler vardır ki “Ricâlun”, öyle erler vardır ki “lâ tulhîhim ticâratun ve lâ bey’un an zikrillâhi” (Nur, 37.). Yani öyle erler var ki, Allah’a öyle meftun gönüller, öyle muhip, öyle âşık gönüller var ki leş dediğimiz bu dünya çöplüğünün merkezinde bulunabilirler ama bedenleri ile orada olmalarına rağmen ruhları o çöplükten fersah fersah uzaktır. Çünkü ruhları bir an bile Allah’ın sarayından, Allah’ın huzurundan kopmaz. Öyle erler vardır ki ticaret yaparlar, alış-veriş yapmakta, para kazanmaktadırlar; fakat en lezzet alınan o anda dahi gönülleri Allah’tan bir an bile uzaklaşmaz. Sürekli Allah’ın meclisinde, Allah’ın huzurunda olurlar. Bu kıvama nereden geliniyor, mebdei nedir?  Nasıl ki hemen doktor olunmaz. Bir süreçten geçilir; önce ilkokul, ortaokul, liseyi bitirmek gerekir. Bu kıvamın mebdei de önce fenafişşeyh yani üstadla fani olmak; sonra fenafirresul, Resulullah’ta (s.a.v) fani olmaktır. Aşkın bu hakikatini bilmektir. Sonra bütün bunların Allah’ın birer yansıması olduğunu görüp Allah’ta fanileşmek ise en son duraktır. Seyda-i Tağî (k.s); ben fenafillaha geldiğimde yani Allah’ta fani olduğumda üstadım Seyyid Sıbgatullah-ı Arvasî (k.s) bana, beni aradan çıkart artık, dedi. Ben dedim ki: ‘Çıkartmasam olmaz mı?’ ‘Hayır, çıkartman lazım.  Bu bir araçtı, artık benim işim bitti.’ diye mukâbele etti.

 

Seyda Şeyh Maşuk (k.s) ‘Mürşid Kâbe gibidir.’ der. Nasıl Kâbe gibidir? Siz nasıl ki Kâbe’ye, Kâbe’nin kendisine, taşlara secde etmiyorsanız; mürşid de maşuk-i hakiki değildir. Camiye gittiğimizde mihraba, o istikamete, o kıblegaha yöneliyorsunuz. Bu mihraptan Allah’a secde ediyorsunuz. Maksut Peygamber (s.a.v) de değil, maksut sadece Allah’tır. Ama Allah Teâlâ (c.c) bu mihraptan bana secde edin, diyor. O mihraptan onu sevmekle, beni sevmenin ne olduğunu anlayacaksınız, buyuruyor. Allah Teâlâ’nın (c.c) âdeti, kanunu öyledir, fıtrat da öyle yaratılmıştır.

            “Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm” (Ali İmran, 31) Allah’a karşı sevgi iddia ediyorsanız o zaman önce sevmenin ne olduğunu bir bilin. Gidin Peygamber’e (s.a.v) ittiba edin. Onun için Resulullah’a (s.a.v) iman şarttır. Her şeyi yerine getirdiniz “amentü billahi” Allah’a iman ettiniz. ‘ve melâiketihi’ meleklere, kitaplara “ve bi'l-kaderi, hayrihî ve şerrihi mina'llâhi teâlâ’ Bunların hepsine iman ettiniz fakat içimizde bir eksiklik var. İnançlı olma hissiyatı bizde yok. Yani inanç, kalbimizden çıksa boşluğunu hissetmeyebiliriz. Bu nasıl anlaşılır? Tat, lezzet almıyoruz. Namazlar bize ağır geliyor. İslamî bir hayat bize ağır geliyor. Şimdi burada bir sıkıntı yok mudur? Bir sıkıntı vardır. Yani bir insan, bence Müslüman olduğunda, inançlı olduğunda inancın insana sunduğu müthiş bir lezzetin olması gerekiyor. Öyle bir lezzet ki bunun dünyanın sunduğu lezzetten öte olması lazım. Ama biz bu lezzeti alamıyorsak bir sıkıntı var demektir. Resulullah (s.a.v) o sıkıntıyı dillendiriyor. ‘Siz bu lezzeti alamıyorsanız demek ki içinizdeki o iman tohumu filizlenmemiştir.’ diyor. O tohum olgunlaşmamış, meyve vermemiş. Filizlenmeyen bir tohum, kuruduğu zaman bir kıymeti kalmaz. Çünkü cennete gitmenizin şartı imandır, cennete götüren şey imandır. İmana götüren şey muhabbettir, diyor. Ve sizde bu üç şey bulunursa ki bunların temeli sevgidir, imanın lezzetini alacaksınız, diyor. Bu öyle bir lezzet ki inançsız bir hayat size dünyadaki bütün lezzetlerini sunsa inançlı bir hayatın bir anına denk gelir. Allah (c.c) ve Allah Resulu’nü (s.a.v) her şeyden daha sevgili hâle getirmeniz gerekiyor. Onları merkeze alacaksınız. Her şeyden daha önemli hatta kendinizden de önemli hâle getireceksiniz. Bu, bir bilgidir ama biz bunu nasıl başaracağız? Mevlâna’nın ifadesine binaen gül dönemine gelseydiniz, gülün kendisini görseydiniz zaten âşık olacaktınız. Ama biz bu gül mevsiminde gelmedik. O asra yetişemedik. Gül ile Peygamber’i (s.a.v) kastediliyor. İnsan, o gülün dönemine gelmemiş, o gülü görmemiş ise gülün neye benzediğini pek bilmiyor. Sesini işitmiyor. Gözüyle görmüyor. Onunla aynı havayı paylaşmıyor. Şimdi ona nasıl âşık olacak? Ancak Cenâb-ı Allah (k.s) rahmet etmiştir. İnsan, gül mevsimine yetişemese bile Allah Teâlâ (c.c) gülün suyunu kıyamete kadar bir nehir, bir silsile üzerinden akıtıyor.  Gülün suyunu görüp koklayan gülün kendisini koklamış, suya âşık olan güle âşık olmuş gibidir. Onu bulan sanki O’nu bulmuş gibidir. Bununla evliya-i izameyi (k.s), Sâdât-ı Kirâm’ı (k.s) kast ediyor.

 

Bu yönüyle; görüp, duyabildiğimize muhip olmak, meftun olmak daha rahattır. Merkeze almak mümkündür. Hayatınızın her safhasında O olur. Günün yirmi dört saatinin yirmi üç saatini dünya ile bağ kuran, rabıtasını dünyaya yapan; irtibatını, iletişimini dünyayla kuran bir insan; günün yarım saati, bir saati de olsa rabıtasını üstadla kuracak. Önce akşamla yatsı arasında başlamak; rabıtasını yapmakla bütün bunlarla iletişimini bir bir kopartıp ahireti çağrıştıran bir zât ile bir iletişim hasıl ettirecek. Yani silsile yoluyla gelen akımdan istifade edecek. Dünyayla sürekli iletişimi olan bir insan, muhakkak ruhunda sıkıntı hissediyor. Sürekli dünya işleri ile uğraşmakla ruhsal anlamda o insan çöküyor. Mânâ anlamında zaten çöküyor. İnsan fizikî olarak, beden ile dünyanın içinde bulunabilir ama ruhen bunlarla iletişim içinde bulunmamalıdır. Çünkü ruhun bunlara ihtiyacı yoktur.

Üstadın rabıtasını yapmakla başlanır sonra bu rabıta umumi rabıtaya dönüştürülür. Bunu yaparken belki rabıtaya ilk daldığınızda konsantre olamayacaksınız. Buradan da anlayınız ki ne kadar çok şeyle iletişiminiz var. Ne kadar dağılmışsınız. Bin bir kanca size atılmış, her bir kanca sizi kendi tarafına çekiyor. Mal size ayrı bir kanca atmış, makam size ayrı, şehvet size ayrı, hırs, enaniyet, kibir… Siz siz olmaktan, biz biz olmaktan çıkmışız. Çünkü her bir kanca insanı ayrı bir köşeye çekiyor. Bir türlü insanoğlu kendisiyle kendine gelemiyor ki. Rabıta yapan bazı insanların ‘Ben bir türlü onun rabıtasını yapamıyorum.’ dediği işitiliyor. O zaman diyorum ki farkına var: Ne kadar dağınıksın, yükün ne kadar ağır. Ne türlü şeylerle yükü ne kadar ağırlaştırmışsın. Ve tüm bunlardan sıyrıl. Ahiretimizi, Allah’ı bize çağrıştıracak rabıtayı, üstad rabıtasını yapmak çok önemlidir.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.