HAKİKİ HÜRRİYET: ALLAH’A FİRAR ETMEK

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i (a.s) cennete dâhil eder ancak Hz. Âdem’in (a.s) yapılmaması gereken bir şeyi yapması sonucunda Cenâb-ı Allah, onu ve onun neslini -yani bizleri- cennet denilen o hayattan çıkartır. Hz. Âdem’in (a.s) soyundan kıyamete kadar gelecek trilyonlarca insanları doğurtacak ilk adım olan o habbenin içindeki tohumu, dünya denilen o toprağa gönderir.

 Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i (a.s) dünyaya gönderirken ikaz eder. Aslında Hz. Âdem (a.s) üzerinden bizleri de ikaz eder. “Orada sizi bekleyen çok sinsi, çok dehşetli varlıklar var ve pusuda sizi bekliyorlar.” Allah (c.c.), Hz. Âdem'in (a.s) çocuklarını ikaz etmektedir. “Siz oraya gittiğiniz zaman nefs ve şeytan denilen o sinsi canavarlar, sizin damarlarınızda gezip adeta sizi avuçlarının içine alacaklar ama sizin haberiniz dahi olmayacak. Seneler boyunca sizi kendilerine esir ettirecekler; ancak hiç haberiniz olmayacak.”

Allahu Teâlâ, bu sinsi varlıklar için Hz. Âdem (a.s) vasıtasıyla bizi de ikaz eder. Daha sonra bize yardım edeceğini de söyler. “Ben, o düşmanlara karşı size yardımcı olsunlar diye peygamberler, evliyalar, gavslar, kutuplar abdallar, mürşidler göndereceğim.”

Biz o vatandan farklı bir vatana geçici olarak göç ettik. Belli bir hikmete binaen, bir ticaret maksadıyla belli bir mekâna gittik ama bir müddet sonra mahbubumuza geri döneceğiz. Allah'ın ikazlarına kulak vermeyen, kalbi bozuk asi insanlar, daha dünyaya geldiği an Allah'ın düşman diye tabir ettiği nefs ile bir anlaşma yaptılar. Hatta anlaşmanın da ötesinde ona abd olmayı tercih ettiler. Otuz, kırk yıl boyunca bu kölelik devam etti. Otuz, kırk yıllık vakti belki tümüyle nefslerinin arzu ve isteklerine harcadılar, nefs ne istediyse yaptılar. Esasen hepimizin hâli ortada… Nefsimiz bizden hangi günahı istediyse bizler de yaptık. Otuz, kırk hatta altmış yıl boyunca nefs bize “Git filan kardeşinin gıybetini et, kıskan, haset et, İslam'a zarar ver!” dedi biz de gittik yaptık. Dolayısıyla nefsin ne kadar arzu, isteği varsa; biz yerine getirdik. Fakat dünyaya gelirken maişetimizi sağlayan nefsimiz değildi. Bizim nefsimizle anlaşma yapmamamız gerekiyordu. Çünkü bizim vesikamızı veren Allah’tır. Bu gezegende hakikat Allah'tır. Bedenleri yaratan Allah'tır. Bizlere evlat veren Allah'tır. Çoluk çocuğumuzu, rızkımızı veren Allah’tır. Malı yaratan Allah'tır. Allah'ın verdiği bütün bu şeyleri biz Allah'a isyan etmekte kullandık. Ta ki Allah'ın gönderdiği mürşidler vasıtasıyla aklımız başına gelene kadar. Artık tövbe vakti geldi.  Bundan sonra tahrip ettiği şeyleri tamir etmek yani geçmişte yaptığı hataları düzeltmek zorundadır.  Kırk yıl boyunca bu deliği açtıysa otuz yıl boyunca da Allah'a söz vermesi lazım. “Ben bundan sonra sana kul olacağım.” İnsanın artık Allah ile sözleşme yapması lazım.  Tövbe aslında bir ahittir.

İnsan ne kadar gafil! Yeryüzünde hiçbir canlı kendi emsalinin üstündekilerle kavga etmemektedir.  Aslan emsaliyle kavga eder, ona asi olur; ancak kendinden güçlü olana karşı asilik göstermez. Yani o akılsızlığa düşmez. Hatta yıldız, yıldız ile çarpışır. Yıldız kendinden büyük başka bir şeyle çarpışmaz.

 İnsanın cismi ve bedeninin kâinat içerisinde zerre kadar dahi yeri yoktur; ama yaptığı gaflet ve akılsızlığa bir bakın. İnsan, Allah’a asi oluyor. Kâinat, Rabb’inin huzurunda tir tir titrerken insan kalkıp Rabb’i ile mücadeleye giriyor; O’na asi oluyor. Hâlbuki şeytan bir kere hata işlemesine mukabil Allah onu ebediyen cehennemle cezalandırıyor.

Her şeyi veren Allah’tır. Tövbe etmemizi sağlayan güç ve kuvveti veren de Allah'tır. Her şeyin çalışmasına vesile olan da Allah'tır. Allah, murad etmezse midemiz çalışmaz. Allah, murad etmezse ayaklarımız yürümez; felç oluruz. Allah, murad etmezse göz görmez. Her şeyi veren Allah’tır.

Şeytan da nefsine uyar. Bir kere nefsine uydu ve Allah ebediyen ona lanet etti. İnsan günde kaç defa Allah'a asi oluyor, Allah'ın emrine karşı çıkıyor, onun emirlerini dinlemiyor? Peki, insan niçin şeytanlaşmıyor? Ebediyen lanete neden maruz kalmıyor? Peygamber’in (s.a.v) hatırası için.

 Hz. Âdem’in (a.s) kasıtsız bir hatası oldu ve Allah onu bin bir hikmete binaen cennetten uzaklaştırdı. Hz. Âdem (a.s) ise yetmiş yıl boyunca göğe bakmaktan hayâ etti. Allah gökte değildi ama bir azamet gereğince bir tazim için, saygı için başını göğe kaldırmıyordu. Allah’tan utanıyordu.

İnsan kendi emsaline asilik yapabilir. Yani insan, akıllı olsa kendinden güçlü insanlarla gidip kavga etmez; ama insanın düştüğü gaflete bir bakın! Nefs ve şeytan, insanı ne kadar esareti altına almış; düşünmesine dahi fırsat vermiyor. Kâinatın titrediği bir yaratıcı karşısında insan her gün asi oluyor. Asillik günahtır. İnsanın yaptığı bu suçun cezası kilosu kadar verilmiyor. İşlediği suç kadar ceza verilecektir. Onun için emre itaatsizliğin cezası sonsuzluk da olabilir. Çünkü suçu büyüktür.  Kâinatın titrediği bir zât karşısında asillik, saygısızlık, terbiyesizlik ve haddini bilmeme suçunun cezası çok ağırdır.

 Allah'ı bulana kadar bu kölelik devam eder. Allah’ı bulduğu zaman ise hürriyet devam eder. İnsan artık hürdür. Seyda-i Tağî (k.s): “Allah ona bir yardımcı gönderene kadar nefsin ve şeytanın kalbe yaptığı bu darbe, bu inhilal devam eder.” buyurur.

İnsan; tasavvufla, evradla, ezkarla ve tövbe ile kalpteki kuşatma giderilinceye kadar bir kuşatma altına girer. Daha sonra kalp eski hâlini alır, hürriyetine kavuşur, Allah'a abd olur. Daha önce nefsin isteklerini ne kadar yerine getirdiysek de arzu ve istekleri bitmiyordu. Nefsle beraber şeytanın ve dünyanın da istekleri vardı. İnsanda bir kölelik hâli hâsıl idi. Biz Allah’a muhtacız.

Allah ile münasebetimizi iyi yapmamız lazım. Allah ile olan muhabbetimizi, aradaki rabıtayı çok kuvvetli tutmamız gerekiyor. Çünkü gücümüz, kuvvetimiz zayıf, arzu ve isteklerimiz sınırsızdır. Allah bütün bu arzu ve isteklerimizi karşılar. Onun için Allah ile olan irtibatımızı kuvvetli tutmamız lazım. Biz Allah'a sadece bu dünya hayatı için muhtaç değiliz. İnsan sonsuzdur. Öbür tarafta da bir hayat var ve insanın orada sayısız günleri olacaktır. İşte orada Allah ile irtibatı sağlamak için dünyadayken Allah'ın arzu ve isteklerini yerine getirmeliyiz. Resulullah (s.a.v) der ki: “Akıllı insan kimdir? Akıllı insan geleceğini gören, ufku açık, algısı yüksek, algısı geniş, yani nefsin ve şeytanın kuşatmasından bir nebze sıyrılmış kişidir. Gerçekten öbür dünya varsa diye hazırlık yapan kişidir.” Akılsız insan kim? Çizginin ötesini göremeyen, varını yoğunu bütünüyle dünyaya harcayan kişidir. Sahabe-i Kirâm ve Sâdât-ı Kirâm hat safhada ahiret için hazırlık içindeydiler.

Hazreti Ömer’in (r.a) ahlakı, tabiatı ile mizacı sertti. İslamiyet’e girdikten sonra Cenâb-ı Allah onun kalbine hat safhada şefkat ve rahmet bırakır. Bir rivayete göre Hz. Ömer'e (r.a) bir mazlum gelir. Bir zalimin kendine haksızlık yaptığını söyler. Hz. Ömer (r.a), o anki ruh hâline binaen bugün git yarın gel der. O Hz. Ömer’in (r.a) zihni meşgul idi. Elinde de bir kamçı vardı. O an iradesinin dışında o kamçı mazluma değer. Mazlum bunu fark etmez ama Hz. Ömer (r.a) adam gittikten sonra anlar ve son derece rahatsız olur. Gece evine giderken kendi kendine nefsim yani Ömer der, “Ömer sen dün İslam’ı görmeden, peygamberi görmeden önce alçak bir insandın. Allah seni yüceltti. Yolunu şaşırmış bir vaziyette iken, nereye gideceğini bilmiyorken, hayatı yemek içmek ve keyiften ibaret sanıyorken Allah sana hidayet verdi. Allah seni sıradan bir insanken yüceltti.  Sendeki bu gurur neye binaendir?  Neye karşı kibir gösteriyorsun?  Peki, nasıl oluyor da bütün bunları sana veren Allah’a karşı bu müstağnilik neyin nesidir? Bu kadar sonsuz arzu isteklerim varken, ihtiyacım varken bana rızkımı veren, çoluk çocuğumu yaratan her şeyi veren, ülke yaratan, mide, ayak, göz kulağın çalışmasında ve her şeyde Allah varken bu istiğnalik neyin nesidir? Yoksa nefs ile bir anlaşma mı yaptın?” Sonra mazlumun evine gider. “Vallahi ben nefsimi yokladım, acaba bende bir kibir mi oluştu, ben bir hadsizlik mi yaptım? Benim o anda ruh hâlim biraz farklıydı, sinirli bir hâldeydim, biraz farklı bir şeyim vardı. O anda elimdeki kamçı hafif sana değdi.”  Hz. Ömer (r.a) hemen sırtını açar ve “Benden hakkını al, eğer varsa ben onu yarına bırakmak, Allah'ın karşısına bu şekilde çıkmak istemem.” der ve sırtını açar: “Sırtıma vur!” der.  Adam: “Hâşâ ne diyorsun, vallahi kalbimde bir şey yok. Zaten ben hissetmedim.” Hazreti Ömer (r.a) yine de hayır demiştir. İşte İslamiyet budur. Tasavvuf erbabının da böyle olması lazımdır. Allah’tan utanmaları gerekir. Peygamberden (s.a.v) hayâ etmeleri gerekir. Hat safhada muhabbet duymaları gerekir. Bunların hepsi muhabbetten kaynaklanıyor. Muhabbet olmazsa, hiç kimseye bu iksir aktarılmazsa bir insanın kalbi bu şeyleri hissetmez. Yani bilgi ile bunları hissedemezsiniz. Okumakla bunları hissedemeyiz.

 Seyda-i Tağî’nin (k.s) “Kalbin anahtarı olan muhabbet o iksirin kalbe damlatılması ile mümkündür.” der. Onun için büyüklerin ifadesiyle bir topluluk içerisinde birisinden istifade ediyorsanız, kalbinizde bir hissiyat oluşuyorsa bilin ki o insan merkezle irtibat içerisindedir. Yani o insanın merkezle bir irtibatı vardır. İnsan ana şebeke gibidir. Yani çekim gücünü Allah’tan alan merkezî şebekeler gibidir.  O topluluğun içerisinde kalplerin frekansını ayarlayan bir radyo ya da bir televizyon gibidir. O anda belli bir frekans ayarlarsa onlardan istifade eder. Yani bir topluluk içerisinde birisinden istifade edilmiş ve kalp harekete geçmişse onun ana merkezle bir irtibatı vardır. O size santral gibidir.  İnsan o esnada kalbini televizyon gibi ayarlarsa yani adap ve rabıtalarını yoğunlaştırırsa, frekansını iyi ayarlayabilirlerse kalp o sinyali alır ve kalpte bir görüntü hasıl olur. Ama frekans ayarlanmadıysa kişi ne kadar yakın olursa olsun sinyal alamaz. Kulakları tıkalıysa, gözleri kapalıysa, kalp rabıtasını iyi ayarlamıyorsa o sinyali alamaz. İlk etapta idrak edemez. Perdenin arkasını göremez. Her şey çok yönlüdür. Yeryüzünde Allah'ın yarattığı bütün şeylere bakın hiçbir şey tek yönlü değildir. Çok yönlüdür. İlk baktığında perdenin önünü görürsünüz. Biraz zihninizi dağıtmadan bakarsanız perdenin arkasında ilk etapta görünmeyen binlerce hikmeti görürsünüz. İlk etapta görünmüyor ama kendinizi iyi verirseniz orada Allah’ın binlerce görüntüsünü görünür. Yani hikmetleri, görünmeyen şeyleri görürsünüz. Mesela basit bir bitki, basit bir hâl ve hareket yaratır. İnsan dikkat ederse muhakkak istifade eder. Bazen parazit olabilir, haramları neticesinde bazen frekans hafif olabilir ama muhakkak hissedilir. Edebiyle gelmeyen, müstağni davranan, benim ihtiyacım yok diyen insan o hissi alamaz. Çünkü o frekansını ayarlamamıştır. “Öylesine bir gidip bakayım, benim bu tür şeylere inancım yok.”  diyen kişi başta Allah'a karşı kendini kapatmıştır.  Elinde radyo, televizyonu olabilir ama o kendini bir kere kapalı moda almıştır. Allah bizden onu açmamızı ister. Onun için tövbe edelim ve ahd edelim inşallah. “Ya Rabbî! Senin kapına geldik, senden ayrılırken ervah âleminde çok müteessir olduk. Bizi buraya gönderdin. Ya Rabbî! Bize karşı hat safhada şefkatin ve rahmetin vardı.  Bizi o nefse karşı ikaz etmiştin, hafife almayın demiştin ama bizler geldik maalesef onunla bir anlaşma yaptık. Ruhumuzu adeta ona esir ettik. Ona köle olduk. Yirmi, otuz yıl boyunca işlemediğimiz bir şey kalmadı. Bizden ne istediyse yaptık. Nereye gitmemizi istediyse gittik. Ne kadar haram varsa işledik. İslâm’a zarar verecek her şeyi yaptık. Hâlbuki o harama giderken ayakları yaratan sendin. Haramları yerken mideyi yaratan sendin. Sen istemeseydin mide çalışmazdı, ayak yürümezdi, göz görmez, kulak duymazdı.  Bedeni yaratan sen, bedeni işleten sen, rızık veren sendin ama biz nefse yıllarca hizmet ettik.  Senin bizlere verdiğin mal mülkü hep onun arzu isteklerinde kullandık. Gıybet ettik, haset ettik, kendi Müslüman kardeşlerimizin İslam’dan uzaklaşmasına sebep olduk. Gıybeti yasaklamıştın, İslam’a zarar vermeyin demiştin, biz bunların hepsini yaptık. Ya Rabbî! Aklımız başımıza geldi.  Bize yardımcı gönderdin; Sâdât-ı Kirâm’ı, Peygamberin (s.a.v) vârislerini… Ya Rabbî! Artık kapına geldik, bundan sonra ahdimizdir; bizdeki bu enerji güç ve kuvvet artık senin için, nefsimizi bıraktık!” demek lazım.  İşte hakiki tövbe budur.

İnsanı son nefese kadar şeytan ve nefs hiçbir zaman bırakmaz. Ayakları kayabilir, düşebilir ama hemen kalkmak zorundadır. Sabretmelidir. 30 40 yıldır satmıştık ama Allah’a hamd edelim.  Tövbe edip istifade edebilmemiz için kalbin, muhabbetin adabına, hizmetin adabına dikkat etmek lazım. Bu bir frekanstır ve o merkezden gelen sinyali alabilmek için bu önemlidir. Allah samimi bir tövbe nasip eder inşallah. O zaman zaten lezzet alacaksınız.  

Haramlar insanı esir düşürebilir; kişi nefsine mi, içkiye mi, kumara mı, dünyaya mı kulluk etsin?  Neye, kime koşsun? Zaten binlerce bedeli vardır. Onu kulağından tutar kumara gider, içkiye sevk eder. Bazen şeytan bazen nefs… Kime hizmet etsin? Kime yetişsin? Kime yetişmesin? İnsan perperişan oluyor. Peki, hürriyet nerededir? Allah: “Firar edin!” diyor. Bir kuşatma içerisindesiniz Allah'a firar edin. Allah’a sığınmakla firar edin. Bir hapis gibi bir kuşatma var. Elimizde üç tane kelepçe var. Ayaklarımızda yüz zincir var. Her biri bana köle ol, diyor.  İşte bunlardan firar ederken, hürriyete giderken, Allah’a abd olurken önünüzdeki zâtlara riayet edin. Çünkü zaten onlar avcılar. Peygamberler bizi takip edin diyorlar ve bunları basite almayın.

Nefsin bin tane yüzü var.  Bazen vicdanlı bir surete bürünür ve sizi vicdanınızla, aklınızla kandırır.  Bir ses verir ve siz buna benim aklım dersiniz. Kendiniz farkında olmazsınız. Bazen ibadetiyle kaybettirir. Namaz kılarız ama Allah için yapmayız, sadaka veririz ama sonra birkaç insan görüp beni görsünler niyetiyle veririz. Allah için vermeyiz bizi günaha sevk eder. Cenâb-ı Allah onun için nefsi hafife almayın der. Nefs çok sinsidir.

Seyda-i Tağî (k.s): “Kişi sekerat anında yani ölümün eşiğinde iken şeytan farklı illüzyonlara girebilir, yanınızdaki insanların göremediği babasının suretinde ya da sevdiği kişilerin suretinde görünür. Babası suretinde ona telkinde bulunur. Fırsat hak olan din İslam değil diye söylettirir. İmansız götürür. Artık cennet onun için haramdır. İmansız gidersen Allah’ın rahmetinden istifade edemezsin.  İmansız insanlar öbür tarafta Allah'ın rahmetinden istifade edemezler. Şeytanın son nefeste dahi hilesini bulabilirsiniz.” buyurur.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.