ALLAH’IN NURU
Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.
Hz Mevlana şöyle ifade ediyor: “Bir insan, yüzüne ayın nuru değmiyorsa, güneş bir insanın kalp hanesinin penceresinden, hanesine ışığını yaymıyorsa, burada ne ayın ne güneşin kabahati var. Yani güneş mevcuttur, ay da mevcuttur. Gündüz vakti ise güneş vardır, gece ise güneş kendi nurunu aya aksettirir. Yani bir insan ‘ay benim yüzüme doğmadı, nurunu yüzüme vurmadı; güneşin nuru, ışığı benim halime değmedi’ derse burada ayın ve güneşin kabahati yok. Kabahat kalp ve gözün önündeki perdedendir. Sen o perdeyi bir sıyır at bakalım, güneşi görmesen bile dahi güneşin kendi nurunu aksettirdiği ayın nurunu görürsün veyahut yıldızların nurunu görürsün.”
Evliya izame, Sâdât-ı Kirâm kendi nurunu Hazreti Peygamber’den alır. Onun için Resuli Ekrem (s.a.v): “Ashab-ı ke'n-nücûmi bieyyihim ıktedeytüm ihtedeytüm: Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidâyete erersiniz.”[1] buyurur. Hangi yıldız, yani o yıldızlar ki nurunu ışığını güneşten alan yıldızlar gibi. Resulullah (s.a.v) bunu o dönemde söylemiş. Yani bize gösteriyor ki, o dönemde her insan, tek başına bir yıldız, o da güneş gibi parlak, nurunu kendinden alabilirdi. Ama Resûlullah (s.a.v) yıldız demek suretiyle, yani yıldızlarında hakikat itibariyle kendilerine ait bir nuru yok. Nurlarını güneşten alıyorlar esasen. “Nurunu güneşten alan yıldız gibidir. Hangisinin izini takip ederseniz, hangisini izlerseniz, ‘ihtedeytüm’ siz bana ulaşacaksınız. Hangisinin izini takip ederseniz, o izler sizi muhakkak bana getirecek.” Onun için tasavvuftaki muhabbetin mebdei, başlangıcı, üstaddan başlar. Ondan sonraki iz Resûlullah’a (s.a.v) intikal eder ondan sonra Rabbül Âlemine.
Allah Rasûlü her birimizden kendisinin yansımasını ister, yani her birimiz esasen “küllüküm rain ve küllüküm mesulün an raiyyetihi’l imamü rain….”[2] hadis-i şerifine binaen her birinizin esasen bir çobanlık vazifesi vardır. Yani benim hem başımı hem içimi hem düşüncemi hem eylemini yansıtacak, bu karakteri sergileyecek hem fiziki hem ruhani bir aktörlük sorumluluğunuz vardır. Sahnede bunları canlandırma mükellefiyetiniz vardır. Yani siz bulunduğunuz çevrede Allah Resulünün namaz nasıl kılardı, dış karakterini canlandırma, böyle bir rol mükellefiyetiniz vardır. Müslümansanız vardır. Bir de ruhi rol mükellefiyeti… Bu karakteri de sergileme mükellefiyetiniz var. Bir de düşünce bazında Peygamber (s.a.v) o rolü sergileme mükellefiyetiniz vardır. Bu üç sahayı sergileme mükellefiyetiniz vardır.
Hakiki bir müslüman Allah Rasûlü'nün bu karakterini canlandırdığı zaman, insanların fayda görmemesi, istifade etmemesi mümkün değildir. Her müslüman bunu yapmakla mükelleftir. Adeta sahneye çıkacak, seyredenlerin gözü önünde Allah Rasûlü nasıl namaz kılardı, orucunu nasıl tutardı, şekli olarak; bir de ruhi karakter, düşünce karakterini benimseyip sergileyecek. Bunu yaptığı zaman müslümandan insanların istifade etmemesinin imkânı yoktur. Sahabe-i Kiram Hz. Peygamber’in (s.a.v) bütünüyle yani ruhi tarafının yansıması olduğu için mesela gelmişler aynı Allah Rasûlü gibi her birisi peygamberlik misyonunu ifa etme adına irşad etmişlerdir. Her birisi bu kimliğe bürünmüş. Çünkü Allah Rasûlü: “Her birinizde bu mükellefiyet, bu sorumluluk mevcuttur. Her biriniz adeta benim çobanlığım gibi bir çobanlık sorumluluğunuz vardır ve sizin riayetinizde sizinle temasta bulunan kardeşler, arkadaşlar, evlat iyal… Her biriniz sorumlusunuz. Çobanlık noktasında sorumlusunuz. Cenab-ı Allah bizlere müyesser etsin inşallah, hizmet müyesser etsin inşallah. Sahabe-i Kiram gibi, Sadat-ı Kiram gibi, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm gibi… Şeytani karakterleri sergilemeye Allah fırsat vermesin. Çünkü insan ya şeytani bir karakter sergiler, yani onun rolüne bürünür, yani onun yeryüzündeki ruhaniyetini canlandıran bir varlık olur ya da Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın hem fiziki hem ruhani yönünü canlandıran, onu temsil eden nurani bir varlık olur. Allah bizi o nurani varlıklardan eylesin. Ona azmetmek, gayret etmek lazım.
Bir beden nasıl ki hastalandığında ‘ben artık hastalanmayacağım’ lafı sizin vücudunuzdaki hastalığı tedavi etmekte çaresiz, fayda vermez. Nasıl ki bir el yaralandı, diyelim ki vücudun bir azası yaralandı, dışarıdan bir şey isabet etti. Laf nasıl ki onu tedavi etmezse, onun için öncelikle bir doktora gidilmesi, doktorun verdiği ilaçlar ki ancak onun verdiği ilaçlarla tedavi olabilirsiniz. Tavsiye, nasihatleri neyse ancak o şekilde… Laf ile olmuyor ise aynen bunun gibi ruh ve kalbimiz hastalandığı zaman, yani haramlara meyil ettiğiniz zaman laf ile bu olmaz. Yani ‘ben bundan sonra Allah'ın nahoş gördüğü şu şeyleri yapmam’ demek onu tedavi ettirmez. Bir kere de bin kere de desek gene de geçmez. O tedavi metodu değildir.
Tedavi metodu Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın ruhani varisi olan Sâdât-ı Kirâm’a gidip onların tavsiye-nasihat-tedavi metodları neyse, tedavi olmak suretiyle kalp ancak fayda görebilir. Yoksa laf ile bırakın kalbimizin fayda görmesi, laf ile vücudumuzun herhangi bir azası bile dahi tedavi ettirilmez. Onun için evliya izame, geçmişte o kadar âlim olmalarına rağmen, bilginin zirvesinde olmalarına rağmen, ruhani ve kalbi hastalıkları kendilerinde görünce gitmişler tasavvufa, o doktorların tedavisine girmişler. Bazen hastalanmamak için gidilir, sağlığı korumak için, sağlığımızı muhafaza etmek için… Çok iyi nezih bir insan, naif, saf, duru bir insandır ama bu saflığın duruluğun muhafaza edilmesi, sağlığın muhafazası için tasavvufa gidilir. Bazen bu hastalığın tedavisi bazen sağlığı korunmak ve muhafazası için gidilir.
Resulullah (s.a.v) “Hastalık gibi siz de alimü rabbanilerin sohbetlerine iştirak ederseniz, onların meclislerinde oturursanız; Allahu Teâla sizin kalbinize, o yaralı olan kalbiniz, hatta yaranın ötesinde artık ölmüş bir kalbiniz varsa, o tedavi edilir” der. Canlanır, hayat bulur, tedavi olmanın ötesinde adeta ölüyü diriltir. Çünkü ağızlarından dökülen söz diridir, onlarınki ölü sözler değil.
Seyda-i Tağî: “Tasavvuftaki büyüklerin sohbeti kalbin birer mahsulü olduğu için, kalp ki sürekli coşar coşar Allah'a akan bir derya gibidir, o derya coştuğu zaman kalpten dışarı dökülen sözler; o suyun, o Allah'a akan nehrin, derya'nın, o duygularının yansıması olduğu için, diridir” der. “Diri olduğu için insan o an hayat bulur. Yani kalp canlanır, kalp hisseder, kalp muhip olur. Kalp kâmil insana hamil olur, hayat bulur.” der. Yani ölü olan o rahim canlanmaya başlar. Ama sözün bir kısmı da eğer sohbetteyse bir vaazın, vaazları bazen ölüdür, der. Çünkü akıl ve mantığın mahsulü onlarınki. Kalp değil… Allah muvaffakiyetler versin.
[1] Nahl,16
[2] Küllüküm rain ve küllüküm mesulün an raiyyetihi’l imamü rain ve mesulün an raiyyetihi verracülü rain fiy ehlihi ve mesulün an raiyyyetihi ve mer’etü raiyetün fiy beyti zevcihe ve mes’uletün an raiyyetihe vel hadimu rain fiy malı seyyidihi ve mesulün an raiyyetihi gale ve hasiptü en gad gale ve’rracülü rain fiy malı ebiyhi ve mesulün an raiyyetihi ve küllüküm rain ve mesulün an raiyyetihi.”
İbn-i Ömer radyallahu anhüma’dan: Resulullah Efendimizden (s.a.v) işittim, buyurdu ki: her biriniz çobansınız ve her biriniz elinin altındakilerden mesuldür (sorumludur). Devlet adamları birer çobandır, elinin altındakilerden sorumludur. İnsan, bakmakla yükümlü olduklarının çobanıdır ve onlara bakmaktan sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır, koruması gerekenlerden sorumludur. Hizmetçiler efendisine ait malın çobanıdır, elinin altındakilerden sorumludur. İnsan babasına ait malın çobanıdır, elinin altındakilerden sorumludur. Hepiniz Çobansınız, eliniz altındakilerden mesulsünüz (sorumlusunuz). D.İ.B.Y. Sahihi Buhari; 3/40
- tarihinde oluşturuldu.