Müjdeler olsun o kişiye ki nefsini esir etmiştir
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.
Biz sadece akıldan ibaret değiliz. Eğer akıldan ibaret olsaydık, nefsimiz olmasaydı; Cenâb-ı Allah, cehennem denilen ceza vurgularına işaret etmezdi. Dünya kanunlarındaki hapse ve cezai müeyyidelere de ihtiyaç olmazdı. Çünkü akıl sahibi, aklıyla hareket eder. Ama akılla beraber bir de nefsimiz vardır. Aklımız ne kadar fazla olursa olsun, nefsimizi iyi beslemişsek, nefsimizin bizim üzerimizdeki hâkimiyeti çoksa; akıl, akıl muktedasıyla hareket etmez.
Akıl, nefsin emrine amadedir. Zekâ, ilim ne kadar çok olursa olsun; eğer nefs dünya ile beslenmişse, göz kapakları sürekli dünyaya açılmış, ahirete hiç açılmamışsa, dünyaya karşı göz kapakları kapatılmamışsa, yani kalplerimizi kapatmamışsak, en basitinden bunu günde yarım saat bile uygulamamışsak; ne kadar ilim sahibi olursak olalım, hafızamız ne kadar bilgi ile dolu olursa olsun, isterse dünya içerisinde belirli bir liderlik makamında olursa da olsun; nefsimizi sürekli dünyayla beslemişsek bütün bunlar nefsin emrine amade olur. Onun için Peygamber (s.a.v) “Müjdeler olsun o kişiye ki nefsini esir etmiştir.” buyurur. Yani nefs, size karşı sesini yükseltemiyor. Akıl bulunduğu yerdedir. Amirlik pozisyonundadır. Yazıklar olsun o insana, canı cehenneme müstahaktır! Yani hak etmiştir. Kim? Nefsi amir pozisyonundadır. Nefse verilen statü amirliktir. Aklı ise nefsin esiridir; azad olmamış, onun kul ve kölesi hâline gelmiştir. Yani akıl, akıl olarak hareket etmemektedir. Nefs ve zekâ, birer emir kulu hâline gelmiştir. İlim malzemeleri de emir kulu hâline gelmiş. Mal ve mülk nefsin emrine amade birer araçlar hâline gelmiştir. Bu insana yazık.
Büyüklerimiz ifade ediyorlar: “Nice ruhlar vardır ki beden üzerindeki süvaridir.” Ruh, bedenimizin üzerindeki bir süvariye benzer. Bedenlerimiz ise ruhlarımız için birer araçtırlar. Bu araçla dünyadaki zahiri, fiziksel bir kısım şeyleri yapmak suretiyle ruh ve kalp arasında münasebet kurarak Allah’a ulaşmak istiyoruz. Bu yüzden bedene, dünya denilen madde, mülk âlemine geldik. Aslında vatanımız burası değildir. Vatanımız ervah âlemi, mânâ âlemi, cennet âlemidir. Hürriyet o zaman olur. Fakat nice öyle süvariler vardır ki kâfirdir. Kalplerden, ruhlardan bahsediyorum. Allah’a gerçek mânâda iman etmemişlerdir. Fakat bulundukları şartlar itibariyle bedenler; Allah’a teslim olmuşken, namaz niyaz, ibadet ü taat yaparken ruhları ve kalpleri Allah’tan uzak, Allah’ı tanımamaktadır. Allah’ın nahoş gördüğü bir saf içerisindedirler. Peki neden? Çünkü onların kalpleri dünyaya bağlıdır. Nice öyleleri vardır ki atın kendisi Müslüman, atı yönlendiren süvari aslında Müslüman değildir. Tam mânâda Müslüman değil. Çünkü atın üzerindeki süvarinin karakteri analiz edildiği zaman görülür ki dünyaya, kendine karşı çok cömertken; Allah’a, Peygambere (s.a.v), İslam’a karşı eli tutuktur. Yani o tarafla bir bağı yoktur. Muhabbet karakterine bakıyorsunuz; dünyayı, kendini çok sever. Aynanın karşısına geçer. Her gün bende bir noksaniyet var mıdır? Saçının, sakalının tıraşına; yüzünün endamına bakar, farazi diyorum. İnsan bakar zaten vücuduna bakması sünnettir, o ayrı. Ama bu sefer vücudun arkasındaki yansımada kendini görürken misal olarak “Ben hep Allah’ın huzurundayım, Allah beni hep görüyor, acaba Allah’a karşı kirli bir tarafım var mı? Yüzümün bir tarafı kirli mi? Acaba yıkamaya ihtiyaç var mıdır?” şeklinde bir endişe taşımıyor. Fakat diyelim ki bir meclise, iyi bir yere görüşmeye gidecek; yüzüne, elbisesine “Çok iyi gözükmem gerek.” düşüncesiyle bakıyor. Böylece en güzel hâlini, en güzel edebini sergiler. Ama Allah’ın huzurunda bu vazifesini tam ifa etmiyor. İşte bu süvari tam mânâda Müslüman değildir.
Aslında temelde, Allah’ın ve dünyanın sunduğu armağanlar var fakat insana dünyanınkiler cazip geliyor; Allah’ınkileri görmüyor. Yani dünya önceden onu avlamış. Nefsi de avlamış. Demek ki eğer bizde nefs olmasa zaten işimiz çok rahattır. Peygamberlerin gelişine, mürşidlere de ihtiyaç yoktur. Ama nefs olduğu için adeta nefs, vahşi hayvanlardan daha vahşidir. Dolayısıyla bir aslanı çok rahat terbiye edebilirken, insanoğlunun terbiyesi bir aslanın terbiyesinden çok daha zordur. Çünkü her an saldırabilir, her an Allah’a asi olabilir. Yani onu rapt u zapt altında tutmak, bir aslanı tutmaktan daha zordur. Doğadaki en vahşi hayvan neyse insanoğlunun nefsi bundan daha vahşidir. Sürekli gözetim altında tutulması gerekir. Çünkü fırsatını bulduğu andan itibaren eski hâline dönme ihtimali vardır. O insanın sürekli rabıtayla, sürekli gözetimle kısacası sürekli manevi bir elin onun üzerinde olması lazım. Yoksa dünyaya kapılıp gider. Onun için büyüklerimiz, bir menkıbe ile bunu anlatırlar:
Yeryüzünde bir sultan büyük bir saray inşa eder. Bir gün avlanmak için dışarı çıktığında perişan halde bir köpeğe rastlar. Köpek dünyanın çöplüğü üzerinde bir kemik arıyor. Sultan onu o halde bıraksa; kıymeti, o kemik kadar bile yok. Sultan şefkat ü merhametine binaen köpeği alıyor, seviyor, sarayına alıyor. Sarayına aldıktan sonra oradaki emir kullarına emrediyor: “Bunu en iyi şekilde ağırlayın.” Onlar da gidiyorlar, ayaklarına altından bilezikler, kolyeler gibi Allah’ın değişik değişik güzel nimetiyle donatıyorlar. Kendimiz için düşünelim; Allah muhafaza çocuğunuz hafif rahatsızlansa ve doktor “Ölüm riski var.” dese; siz Allah’a “Ya Rabbî! Bunu bana ver, ben sana kul köle olacağım!” dersiniz. Veyahut Allah’ın ne kadar büyük nimet vermiş olduğunun farkında değiliz. Bu bile hayat boyu benim Allah’a secde etmem için kâfidir, tek bu! Bir tane evladınız -Allah muhafaza- ölüm riski var. Sizin elinizden alınma riski var. Bunu kim verdi? Allah verdi. Kim alıyor? Yine Allah senden alacak. Verdiğini senden alacak, sen layık değilsin diye. Bu bir tane sebep bile hayat boyu sûfi olmak için kâfidir. Vezirler o köpeği aldılar ve onu adeta farklı bir seviyeye çıkarttılar. Boynuna altınlar, yakutlar, elmaslar taktılar. Hem sarayın içerisinde hem de bahçesinde dolaşabildi. Yine bir gün sultan dışarıya çıktı. Köpeği de yanına aldı, ipi de elindeydi; ama dünya denilen çöplüğün önünden geçerken köpek orada bir kemik gördü. Köpek kemiği kastetmek istedi, eski hâli. Sultan her ne kadar ipini çektiyse de gitmeyi kastetti. Köpek kendini zorladı, iradesiyle gitmek istedi. Sultan ziyadesiyle çektiyse de boynunu sıktı ama o kendi iradesiyle illa o çöplüğün orasına gitmek istedi. O kemiği gördü. En sonunda sultan bıraktı. Bırakınca vezirler aciz oldular, mahcup oldular. Köpek, sultanın bu kadar şefkat ve merhametine nasıl da vefasızlık gösterdi; gitti ve o çöplüğün başındaki kemik dünyayı, dünya hayatını kastetti. Vezirler dediler ki: “Sultanım siz bu kadar iyilikte bulundunuz. O ise çok vefasız çıktı. Bari ondaki nimetleri geri alalım.” “Nimetler nelerdir?” “Ayak ve boynundaki takılar, yakutlar; sırtındaki ipek elbiseler...” Sultan “Hayır. Belki bir gün kemiğini yalarken üzerindeki nimetlerin farkına varır. Bir tane aynaya rastlar. Ayna ona o şeyleri gösterir. Bir daha geriye döner.” dedi. İnsan öyledir, insanın vefasız olmaması lazım. Cenâb-ı Allah, böyle hakikatlerimizi yansıtan evliyaullahlarla bizi rastlatsın inşallah.
İrade meselesi, bizim elimizde olan meseledir. Azimli, gayretli olursak bu göz kapaklarımız bir gün inşallah açılacak. Görmemiz gereken hakikatleri göreceğiz. Hissetmemiz gereken hakiki aşkı inşallah hissedeceğiz. Allah’a, Hz. Peygamber’e (s.a.v), Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) varislerine, ehl-i beytine, evlatlarına karşı inşallah hissedeceğiz.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
- tarihinde oluşturuldu.