ALLAH RESULÜ(s.a.v) İLE AYNI ASIRDA YAŞASAYDIK YİNE ONA İMAN EDER MİYDİK?
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi rabbil âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem. Rabbiş rahli sadri ve yessirli emri vahlul ugdeten min lisanî yefgahu gavli.
Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna nice insanlar çıkmış istifade edememiştir. Peygamber döneminde olsaydık elbette muazzam bir fırsat olacaktı ama o dönemde değiliz. Cenabı Allah kulları arasında adaletsizlik mi yaptı acaba? Hayır. Bazıları o dönemde bazıları ise 1400 yıl sonra yaşadı. Resulullah (s.a.v) bu dönemde olsa idi ne olurdu? İmam-ı Rabbani şöyle ifade eder: “Bu asırda yaşayıp da vasıta ve vesileye ne gerek var diyerek bu imtihanı yaşayan insanlar Resulullah (s.a.v) döneminde yaşasalardı aynı mazeretleri Peygamber Efendimiz (s.a.v) için sunacaklardı.” Kişiler aslında aynı sınavı yaşıyor.
Hz. Mevlana (k.s) der ki: “…Gül mevsimi geçip de gülistân harâb olunca gül kokusunu nereden alacağız? Tabii ki gül suyundan. …”Gülün dışında muazzam bir kılıf var, gülün kendisi çok güzel. Gülün manası, kokusu, suyu var. Gülün döneminde olsa idik hem kılıfını görmek hem kokusunu almak, kokusunu üzerimize sürmek, hali ile hâllenmek adına; insanın halinin Muhammedî bir hale dönüşmesi adına elbette ki gül bir nimetti. Ama Cenabı Allah; gül mevsimine yetişmeyen, sonraki asırlarda gelen insanlar için her ne kadar gülün kılıfı kuruyup gitse de onun suyunu çağlar ötesine kıyamete kadar belli bir silsile hattı üzerinden aktarmıştır. Gülün kokusunu alıp üzerine çeken bir insan sanki gülün mevsimine yetişmiş ve o kokuyu gülün bizzat kendisinden almış gibidir. Gülden maksat suyudur, kokusudur, halidir. Onun dışı da ayrı bir güzelliktir tabi.
İmam-ı Rabbanilerin, Şahı Nakşibendlerin, evliya-ı izamın her birinin döneminde yaşayıp da mahrumiyet yaşayan insanlar eğer o dönemde yaşasalardı yine burunları o gülün kokusuna kapalı olacaktı. Nasipsiz olan bu insanlar o zaman da değişik mazeretlerle kendilerini kandıracaklardı.
Kusur işlemek Allah nezdinde çok garip bir durum değildir. Esas garip olan günaha girip tevbe etmemek, Allah’ın rahmetinden istifade etmemektir. Cenabı Allah, günahkâr olup da tevbe eden insana sanki büyük bir iş başarmış gibi kendi sevgisini verir; onu sever. Garip olan böyle bir fırsattan yararlanmamaktır. Ve bu fırsat kapısı son nefese kadar açık.
Kibirden uzak durmak lazım. Kibir, ucub, enaniyet… Âdem (a.s) hatasının ardından affolundu. Hatası, Allahu Teâlâ’nın belli bir vakte kadar koyduğu yasağı çiğnemesi. Bunu ona iten sebep ise asiliği değil şehveti. Şeytan ise kovulmadan önce cin sınıfından olan büyük bir evliya ve insanlık yaratılmadan iki bin yıl evvel yaratılmış. Onlar yeryüzünde Allah’ın halifi olan seçkin kullar. Kılıfları bizden farklı, içlerinde asiler var, müfsidler var. Şeytan da bunların içerisinde Allah’a çok yakın, Allah’ın Salih kullarından bir kul. Onun da bir hatası oluyor ama onunki kibir ve enaniyetinden ileri gelen haset ve inat. Bunlar gözünü kulağını sağır ediyor. O an ki Cenabı Allah’ın emrini çiğniyor, çiğnediğinin farkına bile varmıyor. Enaniyet ve kibir… Menşei şehvet olan ne kadar masiyet ve günah varsa affolma ihtimali vardır. Ama menşei edepsizlik, kibir, had bilmezlik ise affolma ihtimali yoktur. O zaman ille mütevazılık ve edep diyoruz. Edebin içte yerleşebilmesi için de müslümanın Allah’a samimiyetini göstermek adına yine dıştan somut bir adım atması gerekir. Samimi midir, değil midir diye Allah ondan somut bir adım ister. Onun için Cenabı Allah ibadetin temeline niyeti koymuş. Ama niyet yetersiz. Zahiren bir adım atıp “Ya Rabbi! Bu dünyada son derece azim ve gayretle çalışmamdaki sebep bunlar sayesinde ahiretimi kazanmaktır.”diye iddiada bulunan, niyetinde bu olan insandan Allah somut bir adım istiyor ve diyor ki: “Bunları fiiliyata dök.” İçteki edebe talipseniz dış edebin had ve hududunu bileceksiniz. Allah’a karşı haddimiz, Peygambere (s.a.v) karşı haddimiz, evliya-ı izama karşı haddimiz nedir bileceğiz. İnsanın insana karşı haddi, müslümanın müslümana karşı haddi nedir, bileceğiz. Bunu da somut adımlarla göstermemiz gerekiyor ki Cenabı Allah da içimize edebi yerleştirsin.
Biz hiç nefsimizle imtihan olmaz mıyız yani? Bir başkasında bir kusur gördüğümüzde “Acaba bu benim nefsimden mi kaynaklanıyor?” diye düşünüp nefsini sorguya çekmez mi insan? Dünyaya gelen şu insanla nefs ve şeytan uğraşmaz mı? Örneğin bir müslüman, “Benim aklım ve mantığım var. Doğru bir yerden bakıp doğruyu görebilirim. Dolayısıyla burada nefsimin ve şeytanın hiçbir etkisi yok. Kendime çok güveniyorum.” diye düşündüğünde inancına aykırı mıdır değil midir? Rabbül Âlemin nefsin insan üzerinde sürekli bir telkinde bulunduğunu bize bildiriyor. Bir insan yirmi dört saat boyunca bir televizyon ekranından sürekli aynı şeyleri izlese artık hafıza merkezine yerleşir. Nefs sürekli kötülüğe âmir.[1] İşte bu yüzden bir müslümanın kusuru dışarıda aramak yerine kendi içerisinde araması gerekmez mi? Peygamber Efendimiz’in (s.a.v): “Ya Rabbi! Beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma.”[2] diye dua etmesi ne anlama geliyor? Şeytan insana güzeli çirkin, çirkini güzel gösterir. Siz hiç aslında haksız olduğu halde kendisinin haklı olduğu inancına sahip insanlar görmediniz mi? Şeytan ve nefs dört bir tarafını öylesine kuşatmış ki o insan haksız olduğunu göremiyor. Yüz insan gelse, şahitlik etseler ve bu durumu kayda alsalar hiçbir şekilde haksız olduğunu kabul etmez. Haksızlığı sürekli dışa atfeder. Onu o hale sokan nefsidir. Bunu yapan insan akıllı mıdır, evet akıllıdır. Mantığı var mıdır, evet vardır. Böyle yapan bir insan ilim sahibi olabilir mi, evet olabilir. Ama bilmek lazım ki nefs ve şeytan merkezi yani kalbi kuşattığında, istila ettiğinde insandaki akıl, mantık, ilim, bu gibi kuvveler saltanat tahtında oturan nefsin birer hizmetkârı haline dönüşür. Abdurrahman-ı Taği Hz. (k.s.), “Bir müslümanın kendi nefsi ile mesafeli durması gerekir.”der. “Vallahi ben kendimi dünyadaki en edna varlıktan daha kötü görüyorum.” En edna varlık kimdir? Yaratıcısına asi olmuş bir kâfir, bir ateist… Müslüman kendi nefsini böyle görmelidir. Herkes iyidir, ben kötüyüm; demelidir. Herkese karşı tevazu göstermelidir. “İnsanlar kötülük yapamaz ama ben yapıyorum. Herkes hürmet ve sevgiye layık; bütün güzellikler onlara atfedilir, bana değil.”diye düşünmelidir. Bu düşüncelerle beraber somut adımlar da olmalıdır. Bu düşünce dışa da yansımalıdır.
Nefsimizi sevmekten artık vazgeçmeliyiz. “Ey nefsim; artık vedalaşma vakti. Kırk elli yıldır bana yapmadığın kalmadı. Senin bütün arzu ve isteklerini yerine getirdim, karşılığında ise senden sürekli eziyet ve cefa gördüm. Ya benimle beraber gelir tevbe edersin ya da sen yoluna ben yoluma. Vakit az, bir şeyler biriktirmeliyim. Bunun için geç bile kaldım.”demek lazımdır. Ruhun açlığı işte o zaman giderilir. Muhip olursunuz, âşık olursunuz. O zaman sadece mide açlığı hissedersiniz onu da bir iki lokma ile doldurursunuz. Âşık olup da ruhunuzu beslediğiniz zaman ne olur? Yüzlerce, binlerce bina kazansanız bu sizin için hiç kıymet ifade etmez. Elinizdeki para, makam, bina, araba, altın vs. gittiğinde de üzülmezsiniz. Çünkü varken size bir şey katmadığı gibi yokluğu da sizden bir şey götürmez. Bir müslüman bütün bunları Allah yolunda harcarsa, ahiretini kazanmak için kullanırsa o zaman bunlar zikrullaha dönüşür ve ruhunuza bir fayda verir. Kazandığınız ve elinizde olan şeyi Allah yolunda verdiğinizde o verdiğiniz şey ruhunuza tat katar.
Abdurrahman-ı Taği Hz. (k.s): “Tasavvuf nimetinden uzak kalan insanlara hayret ederim. Sûfîlerin ev sahibi Hz. Allah, teşrifatçısı Hz. Ali (k.v), sâkisi Hz. Hızır’dır. Bu insanların mutluluğu gözlerinden okunur. Ahirette de apayrı bir mükâfata nail olacaklar. Tasavvuftan uzak duran insanlar ise binlerce nesneye sahip olmalarına rağmen içlerindeki huzursuzluk sıkıntı yüzlerine vurur. Ahirette ise ayrı bir cezaya müstehak olacaklar. İşte ben bu insanlara hayret ediyorum ahiret açısından büyük kazanımları varken niçin uzak dururlar.”der.
Muhammed Diyauddin Hz. de (k.s): “Sakın nefs ve şeytana uymayın! Elinizden geldiği kadar tasavvuftaki nisbeti almaya çalışın.”der. Nisbet nedir? Peygamber Efendimiz (s.a.v) döneminde gelse idik onun halinden etkilenecektik ve hemen kalbimiz harekete geçecekti, âşık olacaktık, kokusunu üzerimize çekecektik. İşte nisbet, Peygamber Efendimizden (s.a.v) gelen soy, koku, hâldir. Tasavvufun içinde var olan o nisbeti kazanmaya bakın, elde edin. Zira o nisbet, dünyadaki en baha biçilmez yakutlardan daha kıymetlidir. Cenabı Allah bu diyarlardan bu nisbeti kaldırmadan elinizden geldiği kadar faydalanın. Çünkü bu nisbet her diyarda yok. Bu nisbet bu diyarlardan kalkarsa bir Mevlana Halid-i Bağdadî (k.s) daha bulunmaz ki bir daha Bağdat’tan Hindistan’a gitsin ve tasavvuf nisbetini alsın da bizim coğrafyaya getirsin. Eğer Allahu Teâlâ kaldırırsa ve siz kaybederseniz böyle bir nisbeti bir daha bulamazsınız. Allah o nisbeti günümüze kadar belli bir hat üzerinden getirmiş. Belli dönemlerde, bazı ülkelerde, bazı coğrafyalarda Allah göndermiş ve halk istifade etmiş. Kıymet bilinmemiş ise o rahmet bulutunu başka bir yere göndermiş. Peygamberler ve evliya-ı izam yağmur bulutlarına benzerler. Her yerde bulunmazlar. Bir yerde bir anlık, bir saatlik veya bir mevsim yağarlar. Halk onlardan istifade etti, etti. Ondan sonra Allah baharı götürür, kışı getirir. Yağmur bulutunu başka bir yere gönderir, başka bir yerde bahar başlar. Onun için bir an evvel istifade etmeye bakın.
Ve sallallahu alâ seyyidinâ nebiyyil ümmî ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
Allah’a emanet olun.
[1] Yusuf Suresi, 53. Ayet.
[2] Ebu Dâvûd, Edeb,110.
- tarihinde oluşturuldu.