ALLAH’IN METH ETTİĞİ KULLAR

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2)

Peygamber Efendimizin bizlere ikaz mahiyetinde bir hadisi şerifi vardır. Peygamber sözü ama aslında vahiydir. Bir manada Cenabı Allah söylüyor bizlere, yaratıcımızın bize olan ikazıdır. Ne derece tesir eder bilemem. Büyüklerin himmet ve bereketi ile tesir eder, işitmenin de ötesine geçer, değişim ve dönüşüme vesile olur inşallah.

Buyuruyor ki Resûlullah (s.a.v) : “Kün bi bedenike fid dünya ve bi kalbike fil ahireh.” Sen iki şeyden müteşekkilsin: dış ve iç. Dış, zahirimiz; iç, batınımız. “Kün”, yani “ol”; “bi bedenike”, bedeninle; “fid dünya”, dünyanın içinde ol. Ama sakın ha; kalp ve ruhun bu dünyanın içinde bulunmasın. “Ve bi kalbike fil ahireh”, “kalbinle ahirette ol.” Göç et, terk et, hicret et. İç dünyanıza bıraktığınız bütün anlamsız, lüzumsuz, manasız unsurlardan hicret et. Hadisin şerifin devamında “Kendini kabir ehlinden say.” buyurur. Şimdi dünya ehlisin, sonra kabir ehli, sonra berzah ehli ve en son durak cennet ehli. Fiziğin, bedenin buraya ait; ama gönül, ruh kabir ehlinden olsun.  Muhakkak ki ilerde kesin olarak olacak olan şey olmuş ve bitmiş gibidir. Kabir ehlinden olacağımız kesinse bundan kaçamayız. Onun için Kuran-ı Kerim’de bazı ayetlerde bir kısım insanların cennet ehli olduğu, bir kısmınınsa cehennem ehli olduğu ifade edilir. İleride bunun kesinlikle olacağı belli ise olmuş ve bitmiş gibidir. Yani denilebilir ki dünyayı yaşadınız, dünyadan göç ettiniz. Şu an bir kısmınız kabirden geçtiniz, hesap ve sorguya tâbi tutuldunuz ve –inşallah- hepimiz şu an cennetteyiz. İnsanda değişim ve dönüşüme vesile olan şey aynıdır. Dünyaya yönelmesi için de ahirete yönelmesi için de formül aynıdır: Sevgi!

Ve bir insanın kalbi hangi tarafa meylediyorsa -hadis-i şerifin ifadesine binaen- o insan o taraftan sayılacak. Kalp ibresi, aşk ibresi; dünya ve ahiretten hangisine daha çok meylediyorsa, hangisi söz konusu olunca kalbi atıyor ve heyecanlanıyorsa, hangisine hasret duyuyor, vuslat istiyorsa o insan o tarafa aittir. İnsanın kalp ibresi ne kadar ahirete meyyal ise Allahu Teâlâ da kuluna o ölçüde yakındır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Allah katındaki hissesini öğrenmek isteyen kimse, Allah'ın kendi­sinin yanındaki hissesine baksın.”[1] Her birinizin Allah nezdindeki yerini; Allah sizi melekler huzurunda zem[2] mi ediyor meth mi ediyor bunu bilmek ister misiniz? Bilmenin yolu işte budur; şu an bulunduğunuz yere bakın. Cenabı Allah dünya için “Benim gözümde sivrisineğin kanadı kadar değeri yoktur.” buyuruyor. Sivrisineğin kanadı kadar kıymeti olmayan bu dünyada Allah sizi nerede istihdam etmiş, neye hizmetkâr etmiş, neyin peşinde koşuyorsunuz, hayatınızı neyin uğrunda harcıyorsunuz, neleri elde etmek için uğraşıyorsunuz bir bakın. Dünyaya mı hadimsiniz yoksa Allah’a mı hizmet ediyorsunuz? Dünyaya hizmetkâr iseniz Allah onu kovmuş. Ahirete hizmet eden ise aslında Allah’a hizmet eder. Yaratıcısına hizmet ettiği için o insan yaratılan diğer bütün şeylerin efendisi haline geliyor. Çünkü yeryüzündeki her şey insana hizmet için yaratılmıştır, bütün bu varlıkları insanlığın hizmetine sunan halıkımızdır. Allah’a hizmet edersek her şey bize hizmetkârdır. Doğal dengeler, hatta depremler, içinde bulunduğumuz şu medrese, dünya hepsi; Allah’ın gücünü, kudretini; günahkâr olan insanın Allah’a olan acz ve zafiyetine rağmen Allah’ın ne kadar sonsuz şefkat ve merhametinin olduğunu anlayalım diye insanın hizmetine verilmiştir.

İnsanoğlu elbette yaratıcısına hizmet edecek. Hizmet etmediği zaman vücudu dahî şikâyetçi olacak ondan.  Göz şikâyet edecek, kulak şikâyet edecek, dil şikâyet edecek, üzerinde yürüdüğü toprak şikâyet edecek. Bütün bunlar şikâyetçi olunca insanın cezası artar. Akıl başa gelmeli uyanmadan evvel.

“Nefsine ağlasın, ağlamaya layıktır.” Kim? Allah’ı bilmeden, tanımadan bütün hayatını zayi eden insan ağlamalıdır kendi kendine.  “Benden daha bedbaht, şanssız bir insan var mıdır?”diye.

Bazen Cenabı Allah kendi kuluna tuzak kurar. Varlık verir Allah, balın üzerine konan sinek misali o insan dünyanın içinde boğulur. Bir sinek balın üstüne konar; gittikçe dalar, gittikçe dalar, bir taraftan tat alırken bir taraftan boğulur ama farkına varmaz. Çırpındıkça da o nimetin içinde boğulur gider. Ne kadar çok nesneyi hayatınıza sokarsanız sokun içinizdeki huzursuzluk ve sıkıntı artacak. Ruhun ağırlığı daha da fazlalaşacak. Zira ruhun tiksindiği, yabancı bir cisim olarak kabul ettiği, hazmedemediği, adeta ruhun midesini bulandıran şeylerle hayatımızı doldurduğumuz zaman ruh sürekli kusar, hastalanır. Onun için Allahu Teâlâ: “…e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.”[3] buyurur. “Kulaklarınızı dört açın, ruhunuzu doyuma ulaştıran şey dışarıdaki nesneleri hayatınıza sokmak değildir.” Yaratıcıdan daha iyi bilen olmaz bunu, programımızı o yaratmış. Ruh bunlarla doymaz; tam tersi gittikçe açlık, sıkıntı, huzursuzluk başlar. Bir taraftan bal tadar ama arkasından her gün nefesiniz kesilir, gittikçe boğulursunuz. Beden ile objelerin münasebetinde hiçbir sıkıntı yok, rızkın arkasından koşmanın bir sıkıntısı yok, para kazanmanın, ilim tahsil etmenin, dünyada yükselmenin, zirveye ulaşmanın bir sıkıntısı yok. Bedeninle bu dünyada ol ama dünya ruh ve kalbine hükmetmesinler. Ruh ahirete aittir. Demek ki açlık bunlarla giderilmiyor, tokluk hasıl olmuyorsa o zaman bizdeki bu hadsiz açlık nereden geliyor? Açlığın kaynağı ne?

Açlığın nedeni; Allah’ı size hatırlatan hatıralardan, zikirlerden mahrumiyetten kaynaklanıyor. Bunlar olmayınca açlık, uhrevi bir açlığa dönüşür; insanın gözü doymaz. Hırs dünyaya olursa çirkindir. Tasavvufa giren insanda hırs devam eder ama yönünü değiştirir, ahiret hırsına dönüşür. Yani ne kadar hizmet ederse etsin doymak bilmez. Sürekli hizmet etmek ister, sürekli sevap peşinde koşar, sürekli ibadet eder. Zulm, değişim ve dönüşüme uğrar; zalime karşı heybet ve azamete dönüşür. Allah’ın talebi budur; dünya hırsını ahiret hırsına çevirmek.

İşte bu değişim ve dönüşümdeki yegâne etken muhabbetimizdir. Muhabbeti kazanmanın da bir formülü vardır. Muhabbeti elde etmenin yolu tasavvuftur. Kesin çözüm, garantili…

Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir nazarını almak veya Peygamber Efendimize (s.a.v) bir bakmak, onun bulunduğu havayı teneffüs etmek Ashab-ı Kiram’da değişim ve dönüşüme vesile oluyor. Mesela biri Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzuruna geliyor, birdenbire kalbinde aşk ve şevk peyda oluyor; kalp nefsin kuşatmasından kurtuluyor. Allah’ın Resulüne (s.a.v) karşı had safhada bir aşk duyduklarından onun ağzından çıkan her söz kalp üzerine inşa edilince onlar bunun ne manaya geldiğini biliyorlar. Söylemese de biliyorlar. Yansıyan bir İslam, kuru bir aşk yok o dönemde. Yani bir kavanoz balın dışına parmağınızı sürmekle balı tattığını zannetmek gibi bir İslam yok.  Bizzat balın içine parmağını daldırıp aşkın ne olduğunu anlamak… Sonra; Resulullah (s.a.v) balı tarif ederken bu insanların ruh ve kalpleri buna yabancı değil. Zaten balı tatmış bu insanlar, kuru bir aşk yok onlarda. Hissetmek için kavanozun içindeki bala parmağını daldırmak gerekir. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v), sevgiyi elde etmeden imanın halâvetini, tadını alamazsınız; buyuruyor. Sevgi… Allah ve Resulünün sevgisi…  Aşk boyutunda bir sevgi olmadan imanın tadı anlaşılmıyor. Bu olmayınca siz, kavanozun dış kısmına parmağınızı değdirir, ağzınıza götürür, “Biz balı tattık.” dersiniz. Hâlbuki tattığınız bir şey yoktur. Bu sevgiyi elde etmek için bütün ulema tasavvufa iltica etmişler ve “Ey insan; âşık insanlarla otur, kalk.” demişler. Âşıklar, muhipler, kalp ehli insanlarla otur kalk ki kalbin onların hali ile hâllensin. İnsanların bir kısmının bazı maddeler gibi iletkenlik vasfı vardır. Cenabı Allah insandaki bu iletkenlik yapısı ile kendinde olanı iletiyor, o insan da beraberindekine iletiyor. Bir kısım insan olumlu olan enerji, nisbet, feyz –günümüzün tabiri ne ise- iletirler ve bazen bir söz söylemelerine de gerek kalmaz bunu iletirken. Sizler o iletilenlere haris olabilirsiniz. Kalp ibrenizi, frekansınızı ayarlarsanız, iletilmeye müsaitseniz alırsınız.

Bu iletişim ilahî olduğu gibi şeytanî de olabilir. İnsan ya şeytanı temsil ederek şeytanın olumsuz, menfi, kötü yanını iletmekte bir araç olur ya da Cenabı Allah’ı temsil eder ve O’ndan geleni iletmeye araç olur. Bir çocuk; bilgisiz, kötü bir insan ile kırk gün boyunca irtibat halinde olsun; görüntü irtibatı, ses irtibatı veya hayalî bir irtibat olsun bu ama en önemlisi bizzat ortamı paylaşsın; kırk gün sonra ondaki kötülüğün çocuğa sirayet ettiğini insanlar görebilir. Ama bunu o çocuk fark etmeyebilir. Onun için kötü insanlarla beraberlik kurulduğunda kötü insanın ağzından bir söz çıkmasa dahî olumsuz yöndeki değişim görülebilir. İnsan tam tersi evliya-ı izam ile oturup kalkarsa orda da müspet yönde bir değişim ve dönüşüm hâsıl olur. Bu da fark edilmeyebilir. Şeyh Muhammed Maşuk Hz. (k.s) mürşidinin yanında epeyce kaldıktan sonra bir ara mürşidinin huzuruna gider ve der ki: “Üstadım; sanki ben bir fayda göremiyorum acaba gitsem mi, müsaadeniz var mı? Ben kendimde hiçbir değişim hissetmiyorum.” Üstadı diyor ki: “Hayır Maşuk Efendi! Etrafına bir bak; şu bitkiler ilk geldiğinde böyle değildi, an be an büyüdü, fark ettin mi? Hatta tırnakların; kısaydı, uzadı. Uzarken fark ettin mi? İnsanın hali de böyledir.”

Cenabı Allah muvaffakıyetler versin, güzel hizmetler versin. Allah bize bir irade vermiş. İnsan tevbe aldıktan sonra gidecek tevbenin adabını yerine getirecek, gusül alacak. Gusülden önce niyeti şu olacak: “Ya Rabbi! Dışımı yıkamaya muktedirim. Fakat içimin temizlenmesine; halimin, tabiatımın değişmesine; senin istediğin, hoşnut olduğun bir yapıya dönüşmesine yetecek bir gücüm, kuvvetim yok.  Sen Saadat-ı Kiram’ın himmet ve bereketi ile onların hatırına kendi lütfunla beni temizle. Ben buna niyet ettim. Bu niyetteki samimiyetimi gösterme adına bir adım atıyorum, elimden gelen kısmını ben yapıyorum. Dışa ait ne varsa değiştiriyorum. Ya Rabbi! Sen de içimi temizle.”

Demek istediğim şey; biz bize ait olan kısmı niyetin ötesinde somut adımlarla pekiştirirsek, niyetteki samimiyetimizi gösterirsek tasavvufta kesin ve garanti olan şu ki iç âlemimizde de değişiklik meydana gelir. Ama somut adım atılmazsa, değişim açısından samimiyet gösterilmezse içteki değişim de çok nadir ve zor olur. 

Ve sallallahu âlâ seyyidinâ nebiyyil ümmi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem.

 

[1] Suyuti, Camius Sagir 6/49, Hadîs No: 8386.

[2] Zem: kınama

[3] Rad Suresi, 28. Ayet.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.