Hz. Peygamberin (S.A.V.) Cennet Arkadaşı

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatu vesselamu ala seyyidina muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.

Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.” (Taha suresi: 25-2) 

Peygamber Efendimiz (s.a.v) vefatına yakın ciddi bir rahatsızlık geçirir. Sıtma hastalığı gibi tüm vücudunu dayanılmaz acılar kaplar. Yahudiler tarafından zehirlenmiş,  vücudu ciddi bir tahribata uğramıştır. Allah Rasûlü (s.a.v) vefatının da yaklaştığını biliyordu. Çünkü ayet gelmişti: “Ve lel âhıratu hayrun leke minel ûlâ.” “Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.” (Duha,4)  Ey Habibim! Ahiret bu dünyadan senin için daha hayırlıdır. Cennet dört gözle senin gelmeni bekliyor.  Bu peygamberlere mahsus bir durumdur,  Azrail Aleyhisselam diğer insanlara geldiği gibi onlara gelmez.  Allah Teâlâ onlara dünyada bir müddet daha kalıp ve kalmama tercihi bırakır.

Sahabe-i Kirâm ise bu durumu kabullenemiyor, Allah Rasûlünün (s.a.v) aralarında kalmasını istiyor,  aksini akıllarından dahi geçirmek istemiyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) onlara: “Ben de sizin gibi bir beşerim. Netice itibariyle bu cismaniyetimin bir başlangıcı varsa müntehası da var, sonu var.” diyor. Ama buna rağmen,  Hz Ömer gibi kaç devleti idare etmiş, Allah Rasûlünden (s.a.v) sonra bu kadar yüksek feraset sahibi, bir zât dahi Allah Rasûlüne (s.a.v)  karşı derinden bir bağ olduğu için bunu kabullenmesi çok müddet alıyor. Hz. Ebu Bekir Sıddık, sahabeyi biraz kendine getiriyor. 

Vefatına yakın bir vakitte Allah Rasûlü (s.a.v) Hazreti Bilal'i çağırıyor: “Bilal, vefatım yaklaştı. Sahabemi topla, onlara tavsiye, nasihat edeyim. Eğer üzerimde hakkı olan varsa ona borcumu ödemek isterim.” diyor. Hastalığı çok şiddetli olduğundan Hazreti Bilal ile birlikte birkaç sahabenin koluna girerek Mescidi Nebevi'ye gidiyor. Namazın arkasından Resulullah (s.a.v) yine yardım ile minbere çıkar. Minbere çıkarken ayakta durabilmek için etrafa tutunarak güç almaya çalışır. Sahabesine hitaben: “Ey efendiler! Ey arkadaşlarım! Ey müslümanlar topluluğu! Ey Allah'a iman edenler! Yarın Cenab-ı Allah benim hakkımda sizden sual ederse siz ne cevap vereceksiniz? ‘O size karşı nasıl bir peygamberdi?’ dese ne cevap vereceksiniz?” 

Sahabe o söyleme karşı “Ya Resulallah!” diyip kendini tutamıyor. Bu hadiseler konuşulurken meseleye akli ve mantığı ile yaklaşmanın ötesinde bu işin derinliğini anlayabilmek için derin bir kalp sahibi olmak lazım. His sahibi olmak lazım. Kalbimizin heyecanı, hissiyatının ölmemesi lazım ki bu konuyu iyi anlayabilelim. Sahabe bu sözün karşısında bunun ne anlama geldiğini biliyor. Allah Rasûlü ile belki bir daha bir araya gelemeyiz diye düşünüyorlar. Bu söz sahabenin irade dışı hıçkıra hıçkıra ağlayarak, sesi biraz daha yüksek çıkmak suretiyle Allah Rasûlüne karşı “Ya Resulallah! Siz bize anne-babadan çok daha öte şefkat ve merhamet gösterdiniz; kardeşten çok daha öte tavsiye ve nasihatta bulundunuz.” dediler.   

Bu ağlamalı hal üzerine Rasûlü Ekrem (s.a.v) emir şeklinde “Eğer bilmeden birisine karşı kötü bir söz söylediysem, kalbini kırdıysam, birinizin benim üzerimde hakkı varsa, gelsin benden hakkını alsın.” buyurdu. Emir olunca sahabe “Ya Resulallah! Bizim sizin üzerinizde ne gibi bir hakkımız olabilir. Sizin bizim üzerimizde hakkınız çok. Siz gelmeden evvel halimiz ortadaydı. Biz kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Vahşi bir toplumduk, yolumuzu şaşırmıştık. Adeta leş yiyen bir canavar, leş yiyen sırtlanlar haline dönüşmüştük. Biz insanlıktan çıkmıştık ya Resulallah!  Siz bizi bu seviyeye getirdiniz. Sizin bizim üzerimizde hakkınız çok. Bizim ne hakkımız olacak ya Resulallah!” dediler. 

Allah Rasûlü (s.a.v) tekrarladı:  “Allah için eğer hakkı olan varsa şu an benden istesin. Ben o hak ile Allah'ın huzuruna çıkmak istemem!”  Bir defa,  iki defa, üç defa daha söyledi.  Arka saflarda oturan sahabeden Hz. Ukkaşe (ra) çıkar. Hz Ukkaşe sahabenin âşıklarından bir tanesi idi. Çok muhipti. Allah Rasûlünün üçüncü soruşunun adından Hz. Ukkaşe ayağa kalkar; “Ya Resulallah!” der. Ön safa gelir. Ön safta Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.a) vardır. Allah Rasûlü de hala minberdedir. “Ya Resulallah! Benim sizin üzerinizde bir hakkım var.” der. “Hayırdır ya Ukkaşe, hakkın hangisi ise al.” “Ya Resulallah, bilmem bu hak olur mu acaba bir defa savaştayken, benim bindiğim binek sizin bindiğiniz o mübarek devenin hemen yanındaydı, sizin aşk-u muhabbetinize binaen bende o duygu hâsıl oldu. Hemen o savaş bitiminde ben de geldim bununla bereketlenmek maksadıyla sizin elinizi ayağınızı öpmek istedim ancak siz farketmeden oradaki değneği kaldırdınız, herhalde devenize vuracakken beni fark etmeden o değnek arkadan benim sırtıma değdi. Acımıştı da. Deveye mi vuracaktınız bana mı vuracaktınız bilemiyorum ama bundan da bir hak olur mu?” dedi.   Allah Rasûlü (s.a.v): “Evet, ama ben Allah'a sığınırım. Ya Ukkaşe ben nasıl sana kıyar, senin canını acıtırım? O an farkında olmadan, sizin geldiğinizden haberim yoktu. Deveyi yürütmek için deveye vurmuştum ama o size değdi. Ya Ukkaşe! Ama bundan dolayı hakkını al!” dedi. 

O Allah Rasûlü ki (s.a.v) “Levlâke levlâke Lema halaktül-eflâk = Ya Habib! Eğer sen olmasaydın, sen olmasaydın, Ben âlemi yaratmazdım.” Allah Resulullah’a (s.a.v) der: Ey Habibim! Eğer sen olmasaydın, bu kâinat, evren, cennet, cehennem, insan, hepsi sırtlan olurdu. Hiçbirini yaratmazdım. Ey Habibim! Sen olmasaydın insanlara rehber olacak kimse yoktu. Sen bu insanlara rehberlik yaptın.” Çünkü Peygamber Aleyhisselatu Vesselam, peygamberlerin de peygamberidir. Hz Musa'nın da peygamberi, Hz İsa’nın da peygamberi, Hz Adem Aleyhisselam'ın da peygamberi, kainatın sultanı, Allah'ın sevgilisi, Allah'ın Habibi… Bir parmağı ile ay ikiye bölünür, böyle bir zat. O sultan Hz Ukkaşe’ye “Tamam hakkını al.” diyor. 

Resulullah (s.a.v) Hz Bilal'i çağırır;  “Bilal, o sopa Allahualem benim kızım Fatıma’da idi. Aynı sopa olsun git Fatma'dan o sopayı al.” der. Bir değnek. Allah Rasûlü'nün son anlarıdır, hastadır. Sahabe-i Kirâm bu işin ciddiyetini anlayınca, bir itiraz hali oluyor. “Ya Ukkaşe! Haşa aklın başında mıdır?” “Ukkaşe ne yapıyorsun? Allah Rasulü’nü rahatsız etme!” “Aklını başına al Ukkaşe!” “Ukkaşe sonra gel biz sana hakkını veririz.”  Allah Rasûlü'nün gidin sopayı alın demesinin üzerine, Hz. Bilal gördüğü manzara karşısında, bir de bu sözü duyunca irade dışı elini başına bırakır “Vay başım! Ukkaşe yaptığına bir bak!” der.

Hz. Bilal emrolunca Hz Fatıma'ya gidiyor. Hz Fatıma'nın bundan haberi yok. Kapıyı çalar; “Ey Allah'ın elçisinin kızı Fatıma! Baban beni gönderdi ki senin yanında bir değnek var. Uzun bir değnek. O değneği almamı istedi.” “Hayırdır, babam bu değneği ne yapacak?” Hz Bilal: “Haberin yok mu senin baban gitmeden evvel borcunu ödemek istiyor.”  “Ne borcu?” “ ‘Hakkı olanlar gelsin haklarını alsın’ buyurdu, bu şekilde defterini borcunu bu dünyada kapatıyor.” “Peki, kimdir bu? Babam hasta ya Bilal. Böyle hakkını alacak var mıdır?”  “Vallahi Hz Ukkaşe kalktı, ondan hakkını almak istiyor.”  “Hazreti Ukkaşe bilmez mi babam hastadır, Allah'ın elçisidir, kainatın sultanıdır.” “Hz Ukkaşe babana kısas yapacak.” “Ukkaşe haşa aklı başında mıdır, deli olmamış mıdır ya Bilal?”  “Yok, kalkmış alacak.”  “O zaman Bilal hemen git Hz Hasan ve Hüseyin'e haber ver.  Onlar gitsinler, peygamber babam hasta. Ondan kısas almasın. Peygamberin torunlarından alınan kısas peygamberden alınmış gibidir.” 

Hz Hasan ve Hz. Hüseyin'e haber veriliyor. Onlar da derhal mescide gidiyorlar. Hz. Bilal de sopayı getiriyor. Allah Rasûlü (s.a.v) emreder… İş gittikçe ciddiye biniyor. Sopa Bilal’den Hz Ukkaşe’nin eline geçer. Hz Ukkaşe’nin eline ulaşınca sahabe-i kiram ayağa kalkıyorlar “Ya Ukkaşe! Hakkını bizden al. Hz Peygamber Aleyhisselatu Vesselam hasta, onu rahatsız etme.” diyorlar ancak Allah Rasûlü: “Hayır bu benim hesabım siz oturun.” diyor. Arkasından Hz Ali dayanamayıp kalkıyor “Ya Ukkaşe yüz sopa, bin sopa bana vur. Peygamberi rahatsız etme.” diyor. Allah Rasûlü (s.a.v) Hz Ali'ye de otur, der. Sahabenin hal ve ruh hali had safhada ağlamaklı bir hal alıyor. Sonra Resulullah'ın torunları geliyor Hz Hasan ve Hüseyin yaşları belki küçüktürler. “Ya Ukkaşe, dedemizi rahatsız etme bize vur.” diyorlar. 

Peygamber (s.a.v)  “Ey benim göz nurlarım! Siz de oturun bu dedenizin defteridir, bu borcu benim ödemem lazım. Ya Ukkaşe vur sırtıma.” der. Hz Ukkaşe: “Ya Resulallah, benim sırtım bilmem o dönem açıktı acaba bu tam hak olur mu? Sizin sırtınız ise kapalı yani üstünüzde gömlek, elbise var. Acaba tam hakkını ödemiş olur musun bu şekilde?”  Allah Rasûlü (s.a.v) sırtını açar… 

Açar açmaz Hz. Ukkaşa iki omuz arasındaki nübüvvet, Allah tarafından mühürlenen peygamber mührünü öper. “Ya Resulallah anam babam size kurban olsun!” der. Allah Rasûlü:  “Ya Ukkaşe, ama canın acımıştı hak al.”  Ya Resulallah, ben hakkımı affettim ne hakkı. Bizim size karşı ne hakkımız olacak, ben hakkımı aldım.” der. Öper, yüzünü değdirir, alnını değdirir, dudaklarını değdirir ve o şekilde ‘hakkımı aldım’der. Allah Resülü (s.a.v) “Ya Rabb! Ukkaşe’nin cesedini vücudunu cehenneme atma. Artık bundan sonra ateş ona isabet etmesin, ateşin haddi değil.” der. Allah Rasûlüne değen bir vücuda cehennemin değme hakkı yoktur. Hz Ukkaşe, daha sonraları o anı anlatırken Hz. Peygamberin (s.a.v) vücudunu ‘Mısır'da üretilen bembeyaz keten kumaş gibi’ diyerek tarif eder.

O anlarda Hz. Peygamber (s.a.v) de ashab da çok ağlıyor ama Hz Ukkaşe’nin o hali sahabede de aynı hali oluşturuyor. Allah Rasûlü (s.a.v) Hz. Ukkaşe’nin bu tavrından sonra; “Kim benim cennetteki arkadaşımı görmek istiyorsa, bilmek istiyorsa Ukkaşe’ye baksın. Ukkaşe benim cennetteki arkadaşımdır.” der.  Onun üzerine sahabe-i kiram kalkıyor Hz Ukkaşe’nin elinden öpüyor.  “Ya Ukkaşe bize dua et.” diyorlar. 

Allah Rasûlü (s.a.v) bir müddet sonra yaşadığı hastalıklı hal üzerinde şehit olur. Çünkü yahudi bir kadın geçmişte öyle ifade eder. Yahudiler toplanıyor;  “Biz bu peygamber ile baş edemeyeceğiz. Fetihler gerçekleşiyor. Hâkimiyetimiz, saltanatımız elimizden gidecek.” diyorlar. Bunun üzerine Allah Rasûlüne karşı bir suikast yapılıyor. Allah Rasûlü'nün sevdiği bir yemek et, bir koyun veyahut keçi-kuzu ne ise hazırlanıp, etin hususen Allah Rasûlü'nün en sevdiği kısmına zehir zerk edilip hediye götürülüyor. Allah Rasûlü o eti görünce sahabesini çağırır, sahabesi toplanır. Allah Rasûlü tam ağzına alacak iken etin kendisi konuşur ‘zehirliyim yeme’ der. Ama hafif bir damak tadı… Lokmayı yutmuyor. Sahabeden bir tanesi lokmayı yutuyor, o hemen şehit oluyor vefat ediyor. Diğer sahabe bırakıyor. Tabii onun verdiği tesir ile bir vefat… Aradan uzun bir müddet, bir şehadet hâsıl oluyor. 

Sahabe-i Kirâmda Hz. Peygambere (s.a.v) karşı akli inancın ötesinde adına muhabbet yolu dedikleri çok üstün bir bağlılıkları vardı.  Bulundukları yerlerde kalbi bir bağ ile süratle dünyadan uzaklaşmak ve süratle mahbuba kavuşmak; cismaniyet burada da olsa gittikçe yakınlaşıyor. Allah'a yükselmek, Allah'ın abdine bahşettiği, armağan ettiği nurani iki kanat esasen muhabbet… Ashabı Kiramda o muhabbet kanatları hat safhada vardı. Onun için Sahabe-i Kirâmı böyle muhip bir kalp olmadan meselenin derinliğini akıl ve mantık ile anlamak mümkün değil. Hatta muhabbet ehli olmayan bir insana bu hadise anlatıldığında farklı bir anlam ortaya çıkabilir. Misal arz edebiliyorum, meselenin derinliğinin anlaşılmama ihtimali var… 

Allah Rasûlü'nün, Sahabe-i Kirâmın mirası olan bu tasavvuf, bu sahabenin ruh hali; bir miras olarak Sadat-ı Kiramın üzerinden ondan ona devretmek suretiyle, o onun kalbine, o da onun kalbine boşaltmak suretiyle, bir teverrüs[1] gibi elhamdülillah günümüz gelmiştir ve kıyamete kadar devam edecektir. 

Onun için Resul-i Ekrem (s.a.v) “Keşke o gün gelseydi de ben kardeşlerimi görseydim.”  buyurur. Sahabe-i Kirâm: “Ya Resulallah, kardeşlerin burada siz kimi kastediyorsunuz?” dediklerinde:  “Siz benim arkadaşlarımsınız ama benim kardeşlerim olacak. Onlar sizden sonra beni görmedikleri halde, Allah'ın onlara verdiği bir sürü nimete mukabil hissiyatları ‘Keşke biz Hz. Peygamberi (s.a.v)  bir kere görseydik; buna karşılık elimizde ne varsa Allah bizden alsaydı ama biz bir kere görseydik.’ diyecekler. Bu kadar muhabbet, bu kadar derin hissiyat… Benim kardeşlerim gelecek.”  der. 

Ve sallallahu âlâ seyyidinâ nebiyyil ümmi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem.


[1] tevarüs:bir kimseden miras kalma, kalıtım yoluyla birinden ötekine geçme

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.