Beş Duyu ile Sevmek ve Hissetmek

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Şahı Nakşibend Hazretlerinin üstadı Seyyid Emir Külal Hazretleridir. Şahı Nakşibend Hz. şöyle anlatır: “Ben Seyyid Emir Külal’e (k.s) o kadar muhip oldum, ondan o kadar çok istifade etti ki gözüm başka kimseyi görmedi. Bir defasında üstadımı ziyaret etmek için evden çıktım. Yolculuk sırasında bir zâta rastladım. Kendisi bana iltifat etti, teveccüh etti; ben o iltifata, teveccühe nezaketen karşılık verdim. Ne yaptı etti, birtakım güzellikler sergiledi ama kalbim ona meyletmedi. Ben ona meyletmeyince kendisini tanıtmak zorunda kaldı. Bana dedi ki: “Hâl ve vasıflarımdan herhalde sen beni tanımadın.” Ben dedim ki: “Hayır, vasıf ve hâl sergileyince sizin kim olduğunuzu anladım. Siz, Hz. Hızır’sınız.” Dedi ki: “Ben böyle herkesin karşısına çıkmam. Kimin karşısına da çıkarsam bu, onun için büyük bir fırsattır. Fakat ben sana baktım ki senin gözün beni görmüyor. Beni tanıdığın halde kalbin bana meyletmedi.” Ben de kendisine dedim ki: “Eğer bir başkası olsa sizin sergilediğiniz bu güzellikler karşısında size meftun olurdu. Fakat benim âşık olduğum bir zât var. Bir kalbim vardı onu da ona verdim.” İnsan sevince duygular ve hissiyat insana hükmeder. Göz, onun dışında kimseyi görmez; akıl, fikir onun tefekkürünün dışında bir şey bilmez. Çünkü kalbin hissiyatı aklın üstündedir. Şahı Nakşibend Hz. nihayet Seyyid Emir Külal’in (k.s) yanına gider ve yolda vuku bulan hadiseyi anlatır. Üstadı tebessüm eder ve “Hoş eyledin.” der.

Kişi bu yola girdiği vakit üstadını sevmesi, gözünün ondan başka kimseyi görmemesi gerekir. Ancak bu şekilde olursa ilerler ve istifade eder. Tasavvuf yalnızca belli şeyleri okumak değildir. Sadakat önemlidir, muhabbet önemlidir fakat bunların ne olduğunu kitaplardan okumak değildir tasavvuf. Allah bize sadece okumayı emretmiyor. Okumanın arkasındaki hissiyatı emrediyor. Tasavvuf dediğimiz şey, İslam’ı hissetmektir. Onun içindir ki Sâdât-ı Kirâm –belki de herkesten fazla okudular- okumanın pek faydasının olmadığını görünce hissiyat âlemine intikal ettiler. Çünkü Cenabı Allah muhabbeti imanın bir şartı gibi görüyor ve bizden istiyor. İnsanı dünyaya göndermiş ki insan Allah’ın kudretini, rahmetini, şefkatini görsün ve Allah’a hayranlık beslesin ve Allah’ı sevsin. Allah nasıl ki kulunu seviyor, kul da Allah’ı sevsin. Allah’ın muradı budur. Fakat aklî, mantıkî sevgi değil; kalbî bir sevgi istiyor. Çünkü aklî, mantıkî sevgi zayıftır. Düşünelim ki cennet dünyadan çok daha güzel ve caziptir. Bu yönüyle cennet aklen sevilir. Dünyayı ise kalben sever.  Bu durumda hangisi hükmeder? Dünya cennete hükmeder. Tercih icap ettiğinde insan dünyayı tercih eder. Peki; insan neden cenneti kalben sevemiyor?  Çünkü kalbî bir sevgi için beş duyu organından biri ile temas gerekir. Bu beş duyu organından biri ile hissetmeden, cenneti kalben sevmek zordur. Aklî sevgi, kalbî sevginin yanında bir kıymet ifade etmez. Kalbî sevgi aklî sevgiyi örter. Akıl ile kalp çakıştığı zaman vücut, kalbin sesini dinler. Onun için ayeti kerimelerde, hadis-i şeriflerde kalbe çok vurgu yapılır.

Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Ela! ve inne fil cesedi mudgaten; iza salahat salahal cesedu kulluh, ve iza fesedet fesedel cesedu kulluh. Ela! Ve hiyel kalb.” “Dikkat ediniz! Cesette bir et parçası vardır. Eğer o salih olursa bütün cesed de salih olur, eğer o fesada uğrarsa bütün cesed de fesade uğrar. Dikkat edin, o ‘kalp’tir.”[1] 

Peygamber Efendimiz akıl, mantık için değil kalp için söylüyor bunu. Demek ki potansiyel itibariyle kalp; irşada da müsaittir, ifsada da müsaittir; değişken bir yapısı vardır. Kalp; salih bir zât tarafından ıslah da edilebilir; müfsid insanların kötülükleri vasıtasıyla ifsad da edilebilir. İşte kalbi önemli kılan şey insan denilen mekanizmanın her şeyiyle ona bağlı olmasıdır. Onun için tasavvufa girildiğinde kalbin ıslahı için en etkili yöntem ne ise ona ehemmiyet etmek gerekir. Bunun için rabıtaya önem vermeliyiz, sohbete önem vermeliyiz. Hizmete önem vermeliyiz. Özellikle hizmet; kalp, akıl, mantık, beden bunların tümüyle, dünyadan adeta sıyrılarak yapıldığı için şeytan için bir iğne ucu kadar yer bırakılmaz. Sohbetse tek bir kişi veyahut küçük bir çocuk bile olsa yapılmalıdır. Neden? Çünkü o esnada füzuyâtı ilahî doğar.

Muhammed Diyauddin Hazretleri sohbet edecek yetişkin insanlar bulamayınca küçük çocuklara sohbet edermiş. Bir defasında hanımı ona: “Efendi; bu çocuklar senin anlattıklarını anlamazlar.” deyince Hazret (k.s): “Ben bunun farkındayım fakat senin unuttuğun bir şey var. Sohbet sırasında Allah manevi bir sofra indirir, bir rahmet indirir. Ben o hisseye talibim.” der. Allah o manevi sofranın indirilmesini birilerine bir şeyler sunmaya bağlamış. Kişi tek başına tefekkür eder, bu güzeldir. Rabıta, hatme; bunlar tek başına olur. Ama sohbette birileri olmalıdır. Siz insanlarla bir şeyleri paylaşınca Allah da kendindekileri sizle paylaşır.  Hazret de (k.s) Allah’ın kendisine vereceklerine talip olmak için o sohbeti yapıyordu.

İnsanda bir şey yokken şeytan insanla uğraşmaz, kişinin imtihanı yoktur o sırada. Çünkü yok hükmündedir. Okula gitmeyen bir kişiyi okuldaki imtihan ilgilendirmez. İnsan Sâdât-ı Kirâm denilen tasavvuf yolundaki yolcuların istikametinde değilse Allah o kulunu hususi bir imtihanla imtihan etmez. Tabii ki farklı imtihanları olur ama özel bir imtihana tâbi tutmaz. Örneğin; sınıf atlamak için, öğrenci olabilmek için, okula kayıt olabilmek için, liyakatin ispatı için çeşitli imtihanlar olur. İnsanın bu yönde bir isteği yoksa o sınavlara tâbi tutulmaz. Ama bir insan bu yönde bir adım atıyorsa, o yolda ilerliyorsa o zaman devreye vazifeli şeytanlar girer. Çünkü onlar için bir vazife çıkmıştır, o insanı yolundan döndürmeye çalışırlar. Namaz kılmayan bir insanın namaz diye bir vesvesesi yoktur, oruç tutmayan insana şeytan oruçla ilgili vesvese vermez. Tâ ki oruç tutar veya namaz kılar, şeytan o zaman vazifesini yerine getirir. Şeytan akıllı ve zeki bir varlıktır. Neyi, nerede, nasıl kullanacağını herkesten daha iyi bilir. Onun da vazifesi budur. Ayet-i kerimede Allahu Teâlâ buyurur: “Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne).” Mealen: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. ”[2]

Kişi, tabiatına, zafiyetine göre değişik değişik imtihanlara tâbi tutulur. Allah samimiyeti ispat için,  hak ile batılın ayrılması için imtihan eder. Sınav olmasa dünyaya gelişin bir anlamı olmaz. Bazılarının sınav soruları korkudur, bazılarının açlık, bazılarınınki mal-mülk, bazılarınınki gözbebeği olan evlatları… Bunları Allah verir, Allah alır. Bakalım siz onlar üzerinde bir malikiyet iddiasında bulunuyor musunuz, bulunmuyor musunuz? Bu benim mülkümdür, diyerek Allah’a asi oluyor musunuz? Nefsinizi terbiye ettiniz mi, etmediniz mi? Yaşananlar karşısında sabırlı mı, sabırsız mı davranıyorsunuz? Allah’ın hoşnut olduğu kıvamda mısınız, değil misiniz? İman merhalelerindeki geçiş sırasında böyle sınavlar olabilir.  Allahu Teâla peygamber varisi, şefkat ve merhamet sahibi, Sâdât-ı Kirâm denilen zâtlar vasıtası ile nefsimizi terbiye etsin. Nefs bunlarla terbiye edilmezse Allah, nefsi ateşle terbiye eder. Ateşin terbiyesi ne demek? Dünyada iken büyüklerin şefkat ve merhametiyle terbiye olmamış azgın nefsler; yıllar yılı kirlenmiş, ruh bağına işlemiş olan günahları cehennem suyu ile yıkanır. Ama dünyada tevbe denilen bir iksir vardır. Tevbesi kabul olan büyüklerle samimi bir tevbe ettiğimiz zaman insanın geçmişinde işlediği binlerce suç affedilir. İşte bu rahat, hoş yol var iken bunu yapmayan kişi tevbe rahmetinden kendini mahrum eder. Ahiret âleminde artık tevbe imkânı yoktur. Bütün fırsatlar dünya hayatında mevcuttur. Ahiretteki tevbe nasıl olur? Eğer dünyada iken işlediği günah virüsü iman denilen sistemi bozmamışsa, Allah hakkında şüphesi yoksa günahlar sadece kir olarak kaldı ve içinde yılanlara dönüşmedi, kalbe zarar vermedi ise o zaman insanın ahiretteki tevbesi cehennem suyu ile arınmak olur. Fakat iman mekanizması çöktü ise o insanın yeri ebedî cehennemdir. Allahu Teâla bu konuda bizi ikaz ediyor. Peygamberleri ile alimü rabbaniler ile günde beş vakit minarelerde okunan ezan ile çeşitli vasıtalar ile bizi ikaz ediyor. Cehennemden kurtulmanın yolu buna itaatten geçer. 

Allah nefislerimizi terbiye etsin, tezkiye etsin. İbadet ü taat nasip etsin. Dün nefsimizden kirli eylemler, gaflet dökülürken bugün; güzel, hayırlı eylemler, ibadet ü taatler dökülmeyi nasip etsin. Kalp ıslah edilince, nefs ıslah edilince eylemler de güzel olur. Kalp ifsad edilince, nefs müfsid olunca eylemler de güzel olmaz.

            Ve sallallahu âlâ seyyidinâ nebiyyil ümmi ve alâ alihi ve sahbihi ve sellem.

 

 

[1] Buharî, İman, 39.

[2] Bakara Suresi 155. ayet.

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.