SEYRU SÜLÛK : RIZA YOLCULUĞU

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Seyru sülûk, bir terbiye disiplinini ifade eder. Okumadan âlim olunamadığı gibi, mücadele ve murakabe olmadan da hakikat yolunda ilerlenemez. Seyru sülûk sırasında insan bazı duraklara uğrar, bu duraklarda Allah Teâlâ’nın lütufları vardır. İlk olarak ona halisane bir muhabbet verilir, ama bu muhabbet bizim düşündüğümüz gibi değildir, bu öyle kuvvetlidir ki onun bir saniyesinde alınan hazz u lezzet başka bir şeyde bulunmaz. İkinci durakta Allah kuluna tasarruf izni verir. Onun istemesiyle emrine sebepler verir, kul sebeplerle konuşabilir, sebeplere emir verebilir. Mesela ağaca, “Ey ağaç falanca yere git!” diyebilir. Üçüncü durakta Allah Teâlâ kâinatta mahlûkata yarattığı bazı hazinelerinden gönderir. Bütün bu seyru sülûk neticesinde farklı hâlleri müşahede eden insanın tek amacı Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmaktır. Allah'ın kendisine verdiği tüm nimetlere karşılık o “Ya Rabbî! Ben bu şeyleri istemiyorum, gayem bu değildir. Gayem sadece sensin.” der.

Mürşid-i kâmile duyulan muhabbetten amaç da mürşid-i kâmilin kalbindeki Allah’a olan yakınlıktan istifade etmektir. Kişinin asıl yöneldiği kişi ise Allah’tır. İnsanın mürşidinden sonra muhabbet duyacağı kimse Hz. Resûlullah’tır. (s.a.v) Ondan sonra Allah Teâlâ gelir. Bu noktadan sonra Hz. Resûlullah (s.a.v) ve Sâdât-ı Kirâm devreden çıkar, kulun Allah’la buluşması gerçekleşir. Karanlık bir gecede etrafını göremeyen bir insanı elinden tutup görebileceği yere kadar getirip sonra da elini bırakmak gibi mürşid-i kâmil olan kullar da insanın ilk başta elinden tutup onu Allah’a ulaştırırlar.

Seyda Fadlullah Hazretlerinin son hastalığı sırasında hastanede geçirdiği günlerinde yanında kendisine refakat ederdim. Bir gece yarısı uyandığımda Seyda'yı (k.s) seccadesinin üzerinde oturmuş halde dua ederken gördüm. Odada benden başka kimse yoktu, ben de zaten yatıyordum. Seyda (k.s) benim uyuduğumu zannediyordu. Belki de uyumadığımı bilseydi benim duyabileceğim şekilde dua etmezdi. O an tarifi mümkün olmayan çok mahzun bir ses tonuyla Allah’a niyaz etmeye başladı “Ya Rabbî! Verdiğin bu hastalık vesilesi ile sen bana kulluğumu ve senin rububiyetini hissettirdin, bunun için sana binlerce müteşekkirim. Ya Rabbî! Rezzakiyet vasfını da ben hissettim.” dedi. Mesele o kadar gizli ve hassastır.

Dinler Allah Teâlâ tarafından insanlar için gönderilmiştir, peygamberler de bu vazifenin sahibidirler. İslam dinine hizmetkâr olan bir insan peygamberlerle, Sâdât-ı Kirâm’la meslektaş olmuş olur. Dine hizmetkâr olmak demek cenneti kazanmak maksadıyla Allah’ın emir ve yasaklarına uymak değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Allah'ın rızası ise gaflete düşmüş kalpleri Allah’la buluşturmakla kazanılır. Bu vazifeyi idame ettirmek gayretinde olan insan ise muhakkak mahfuzdur, muhafaza alındadır. Mahfuzluktan gaye ise fakirlik görmemek değil, şeytan ve nefsin tuzaklarına düşmemektir. Dünyada sarf edilen bu çaba insana ebediyeti kazandırır ama bunu yaparken kendi aklına göre değil de tasavvuf büyüklerinin, Sâdât-ı Kirâm’ın, ön gördüğü yolu takip etmekle hareket etmek gerekir, insan ancak o zaman muhafaza altındadır.

Bu vazifeyi üstlenen insan öncelikle niyetini edep üzerine kurup, tasavvuf şartlarını yerine getirmeye gayret sarf etmelidir. Bu yolun üstadları böyle uygun görmüşlerdir. Hizmet etme niyetinde olan kimsenin gayesi Allah’ın ve onun veli kullarının rızasını kazanmak olmalıdır. Onlar Allah’ın himmet ve bereketini, tasarruf yetkisini ellerine verdiği,  Resulullah’ın yerine geçmiş kullardır. Çünkü Hz. Resul (s.a.v) mürşid-i kâmil kullar için “El-ulemaül verasetül enbiya, âlim-i rabbanî” yani “İlmiyle âmil olanlar peygamber varisidir.” der. Eğer kâinat, mahlûkat Resulullah’ın (s.a.v) hürmetine yaratılmışsa, eğer Hz. Resul’ün (s.a.v) isteğine binaen Allah hüküm veriyorsa, Resulullah’ın (s.a.v) benim varisimdir dediği âlim-i rabbanîler de Sâdât-ı Kirâm’ın duaları da Cenâb-ı Allah'ın hüküm vereceği dualar hâline gelir.

Büyük bir zâtın bulunduğu yer onun makamı hâline gelir. Veysel Karanî Hazretlerinin Siirt’te bulunan türbesinin makam ya da makber olduğu hususunda ihtilaflar vardır. Veysel Karanî Hazretleri orada bir an dahi bulunmuş olsa yine de orası kudsiyet kazanmış olur, makam dahi olsa büyükler oradan gidip istifade ederler. Ashab-ı Keyf’in uyuya kaldıkları yer hususunda kitaplarda üç-dört yerden bahsedilir. İstifade etmek niyetinde olan insan bu yerlerin hepsinden istifade der.

Yaratılan tüm varlıkların arasında Allah katında en kıymetli olan insandır. Bu nedenle insanı küçük görmemek gerekir. Allah insanı kendisine elçi olacak şekilde içinde kıymetli bir cevherle, büyük bir potansiyelle yaratmıştır. Bütün mahlûkat bu değeri taşıyan insan için yaratılmıştır. Allah insanı yarattığı zaman melekler “Ya Rabbî! Sen insanı bu kadar büyük makamda yaratıp, ona hilafet verdiğinde biz şüpheliydik ama insandaki o derin ruhu görünce onların bu konumu hak ettiklerini anladık, biz insanın üstünlüğüne tevazu gösteriyoruz.” dediler. Nasıl ki bir insan durup dururken başbakan ya da genel müdür konumuna getirilse, ondan daha yüksek makamda olanına bakıp burası “Onun hakkıydı, bu haksızlıktır.” der. Fakat sonradan o makama getirilen kişinin gayretini, başarısını, samimiyetini görünce pişman olup, “Bu makam onun hakkıdır.” der.

İnsan Allah'ın (c.c) hazine olarak kendisine verdiği hissiyatın içine eğer azmini, cehdini katarsa kendisine verilen makamın hakkını verir, Allah'ı (c.c) razı etmek adına dine hizmetkâr olursa, insanların kalplerini Allah (c.c) ile buluşturmaya vesile olursa, Allah (c.c) katında çok büyük istifade elde eder. Çünkü Allah (c.c) katında bir kalbi Allah (c.c) ile buluşturan bin tane deveyi sadaka vermekten daha hayırlıdır. İnsanın içinde bir cevher vardır. İnsan bu cevheri ister bakırcı da işletir bakır kıymeti kazandırır, isterse de yetenekli bir sarraf elinde işletir kıymeti katlanır. O zaman kim Allah'ın rızasına, cennete, Hz. Resul’e (s.a.v) komşu olmaya, ebedî saadete talip ise bütün bu şeylerde yapacağı ilk başta tasavvufî kervana dâhil olmaktır.

Her tasavvuf adındaki topluluk da tasavvuf değildir, tasavvuf adı altında ortaya çıkıp ben üstadım, ben İmam Gazali’nin (k.s) adına böyle davranıyorum diyen birine İmam Gazali’nin (k.s) ona bu yetkiyi nasıl ve nerden verdiğini sormak gerekir. Tasavvuf silsile yoluyla gelir, silsile dediğimiz hadise Resûlullah’tan (s.a.v) başlayıp Hz. Ebu Bekir (r.a), Selman-i Farisî (r.a), Kasım Bin Ebû Muhammed (r.a), Cafer-i Sadık (r.a) ve diğerlerinden günümüze kadar üstteki insanın alttakine teminat vermesi, bu benim yerimdedir, benden sonra yerime o geçecektir demesidir. Bu ifade bir teminattır. Manevi feraset yoluyla bu vazifeye getirilen zâtlar da kendi isteklerine göre hareket etmezler. Mevcut sistem neyse, Allah’ın emir ve yasakları, sünnet-i seniyye neyse o çizgide hareket etme şartıyla bu bayrağı devralırlar. Bu çizginin dışına çıkanlara ise itibar edilmez.

Tasavvuf bilgisi insanı kurtarmaz. Mesela bir doktor bilgi vasıtasıyla sigaranın ne kadar zararlı olduğunu bilir, insanlara içmemelerini söyler ancak kendisi de içer.  Peki, bilgisi onu neden bu davranıştan men etmez? Demek ki bilgi insanın iç dünyasına etki etmez, iç dünyasını ıslah etmez. Bilgi der ki: “Ölüm var, hazırlık yap. Bugün sana cennete girebilmeni sağlayacak bir kapı açılmış durumda. Eğer bunu da kapatırsan gelecekten ümit var olma, verilen nimet zehir olur, gelecekte idam sehpasına geleceksin.” Bilgi insana bunları söyler ama insan kulak tıkar, bunu yapan da nefstir. Nefsin ıslahı ise tasavvuftur. Tasavvufun ruhanî bir yönü vardır.

Hristiyanlık ve Yahudilikten farklı olarak İslam dininin mucizelerinden biri de ruha tesir etmesidir. İnsan kendi kendine asla hâlini değiştiremeyeceğini düşünür. Ancak hak olan bir yola dâhil olduğunda tasavvufun tesiri ile asla değişmez sandığı şeylerin değiştiğini görür. Bu İslam’ın mucizesidir, şahadet mucizedir. Elli tane puta tapan, bin bir zulümat içerisinde boğuşan gaddar, bedbaht olan bir toplum; birdenbire İslam’ın mucizesiyle, bir peygamberin manevi atmosfer ve sohbetine girer girmez, kısa sürede binlerce tiryakisi olduğu adet ve örflerden sıyrılıp en üst makama çıkıp bütün cihana hükmedebilecek, mürebbisi ukul seviyesine çıkan bir sahabe topluluğu hâline gelmesi bu mucizenin delilidir.

Sonradan da, Seyda-i Tağî’nin (k.s) yanında yetişen bunca evliyaullahın önceki hayatlarına baktığınız zaman, sıradan, bir şey bilmeyen ama o zâtın yanına gidince, birdenbire o elden su içince, “Ya Rabbî! Ben pişmanın. Ben Hazret (k.s), Şeyh Ahmed (k.s), Şeyh Maşuk (k.s) …” bu büyülü ifadeleri kullandığı anda, âdâb şartlarını yerine getirip samimiyet ve ihlâsla “Ya Rabbî! Ben istifade etmek istiyorum. Ben samimiyim.” dediği anda Allah'ın bir büyüsü, tesiri, mucizesi olarak ruh inkılâbı yaşanır. Allah tövbelerinizi kabul etsin.

En son şunu bilmek lazım: Hz. Adem’den (a.s) Hz. Resulullah’a (s.a.v) kadar dünya var olduğundan dolayı, insanoğlu geldiğinden dolayı bir sistem var olmuştur. Hz. Âdem’den (s.a) Hz. Resulullah’a (s.a.v) kadar hiçbir insan Allah’a ulaşma noktasında vasıta ve vesile olmadan Allah'a ulaşamamıştır. Bir peygamber, bir muallim, bir insan Allah'ın verdiği nübüvvet donanımıyla donatılmadan insanlar arasına girip de onları Allah'a ulaştırma yetkisine sahip değildir.  Bir insan tek başına aklıyla ve taşıdığı o anki nefs ile yüksek bir bilgi sahibi olabilir ama nefs ıslah edilmezse hiçbir kıymeti yoktur. Böyle bir vasıta olmadan Allah'a ulaşan olmamıştır.

Hz. Resul’den (s.a.v) sonra kıyamete kadar peygamber değil ama peygamber donanımıyla donatılmış, büyüklüğü hadislerle bildirilmiş, “El-ulemaül verasetül enbiya” Hz. Resul’ün (s.a.v) varislerimdir dediği mürşid-i kâmil olan kullara; Benî Rusül döneminde yaşamış peygamberlere verilen donanım ne ise aynı donanım verilmiştir. Bugüne kadar kimler Allah'a ulaşmış ise bu sistem üzerine devam eden yoldaki insanları takip etmekle ulaşabilir. Onun dışında Allah'a ulaşan olmamıştır.

Eskiden namaz borcu olanlar talebeliğe kabul edilmezmiş, bugün ise insanlar pek çok eksiklikleriyle kabul ediliyorlar. Bunun sebebi nedir?

Önceki âlimlerin takva tarifine bakıldığında ölçülerin biraz dar tutulduğunu görüyoruz. Fakat Seyda-i Tağî (k.s) döneminde yapılan takva dairesi tarifine göre; namazlarını, faraizlerini yerine getiren, haramlardan kaçınan, sünnetleri mümkün derece yapabilenlere muttakidir, demişlerdir yani şartları yerine getiren kişi. O dönemde insanların “Mademki takva kapısı bu şekildedir, ben asla hakiki bir mümin olamam, bana yönelik kapılar bütünüyle kapalıdır.” diyerek ümitsizliğe düşmelerine binaen de böyle bir tarif yapmış olabilirler ama insanlar artık uçurumun başındadır.

Zaten tasavvufa giren bir insan tasavvufta olan hâlleri yaşamadan ne namaz borcunu ödeyebilir ne de farklı şeyler yapabilir. Bilgi ise tek başına kâfi gelmez.  Şimdi ben bir insana cennet var, cehennem var, ölüm var desem o insan ölümün olup olmadığını zaten bilmiyor mu? Bu insanlar nereye gidiyor? Ya dedikleri şey doğru ise? Ya sonsuz bir cennet varsa sonsuz bir cehennem varsa, sonsuz bir karanlık varsa, ya benim inanmamamın bedeli gerçekten bu kadar ağırsa?  İnsan kendi kendine böyle şeyleri sormuyor çünkü insan bedeninde farklı bir büyü var. İnsanlar hipnozda gibi kulaklarını tıkıyor, gözlerini kör ediyor. Bir insanın gözlerinin önünde biri öldüğü zaman o insanın on gün, yirmi gün, belki bir ay yemeden içmeden kesilmesi lazım. Yakın bir arkadaşı öldüğünde belki bu ölen ben olabilirdim, demesi gerekirken nefsin farklı bir büyüsüne kapılıyor. Sanıyor ki sanki hiç ölmeyecek. İnsan kıyamet ne zaman kopar, dünya ne zaman batar onun derdinde. Eğer ona 2020 yılında kıyamet kopacak dense eyvah az zamanın kaldı, der ama 2300 yılında kopacak deseler oh daha çok var, der. İnsanda böyle bir nefs var. Hiç kimse kendi ölümünün ne zaman olacağını düşünmüyor bir sene sonraysa endişeleniyor eğer yüz sene sonraysa oh, diyor.  Şimdi böyle bir akılla bu düşünce bağdaşır mı?

Demek ki nefsin insanın üstünde hâkimiyeti var. Körlükten maksat, nefs insanı bir yere kadar kör ediyor sonrasını göstermiyor. Kulak, insanı nefs vasıtası ile bir yere kadar dinletiyor ama hak olan anlatıldığı andan itibaren vesvese veriyor. Siz bir insana bir şeyler dersiniz, nefs zaten sahibini ele almış durumdadır. Sahibine der ki; sen bu insanı şu çizgiye kadar dinleyebilirsin ondan sonra dinleyemezsin. Bir insan aklını kullanıp ben de bu söylenenleri bir kez olsun dinleyeyim, bu mesele nedir, tasavvuf nedir, bunu da bir deneyim bugüne kadar pek çok haram yerde vaktimi geçirdim, bu kadar çirkin şeyleri yapıyorum, sadece bir hafta boyunca onların dediği gibi yaşayamaya çalışayım dese ne olur? Ancak nefs bunu ona yaptırmıyor. Yapmak istediği zaman binlerce vesvese veriyor. Hâlbuki insanın ömrü zaten haramla geçmiş, iflasla geçmiş, adam gayrimeşru şeyleri yapmış, kul hakkına girmiş ve sürekli de haram işlerle meşgul olmaya devam ediyor. Bunları yaparken bir vesvese oluşmuyor ama tasavvuf nedir, neyin nesidir bir insana anlatmak istediğiniz zaman veyahut meraktan da olsa bir deneyim demeye bile nefs fırsat vermiyor.

O yüzden tasavvufta, Allah’tan ruh inkılâbını gerçekleştirmesini ve ehl-i muhabbet olmayı istiyoruz. Çünkü insanın kalbinde Allah’ın veli kullarına muhabbet olduğu zaman her şey yoluna giriyor. Günümüz insanı ile eski insanlar birbirinden çok farklı. Mesela eskiden âlim olan bir adam tasavvufa girmek istese ona ilk önce namaz borcu olup olmadığı sorulur, varsa borcunu eda ettikten sonra gelmesi söylenirdi. Günümüz insanı öyle değil, bin bir zulümat içerisinde boğuşuyor, imtihan denizinde boğuluyor. Çünkü ahir zamandayız, son dönemleri yaşıyoruz, alametlerin hepsi birer birer tamamlanmış hâlde, hadislere göre bu zamanın insanları emredilenlerin onda birini yapsalar dahi cennete girecekler. Bugün buradaki insanlar kendisinin çok şanslı olduğunu bilmeli. Bugün buradaki insanlar, ben aklımda buradayım, demesinler. Sizden çok daha akıllı insanlar vardır; ama bu sözler onların kulağına geldiğinde kalplerine, ruhlarına tesir etmiyor. Dolayısıyla sizi bu kapıdan içeri girdiren Allah’tır. Bugün burada olmanız Allah'ın lütfudur. Bu kapının içerisinde kalabilmek irade, azim ve ciddiyet gerektirir ve Allah sizi bu kapıdan içeriye gelecekteki hizmetlerinize binaen almıştır. 

Seyda (k.s) ailesinin çocukları arasında benden çok daha akıllı olan çocuklar vardı ama Seyda (k.s) beni medreseye okumaya gönderdi. Beni orada durduran Allah’tır, büyüklerin bereketidir. Benimle birlikte birçok çocuk geldi ama pek çoğu duramadı. Medreselerin şartları zordu, yoksulluk ve nefs insanı yolundan vazgeçirmeye çalışır. Ben hâşâ o çocuk aklımla ben kaldım, ben şunu yaptım dersem nankörlük, vefasızlık olur. Evet, Allah beni durdurdu ama Allah akıl verdi, zekâ verdi, feraset verdi, hak budur dedi. Allah sebepler içerisinde yaratıyor. Allah size de Allah akıl vermiş, pek çok nimet vermiş, gelecekteki hizmetlerinize binaen sizi buraya getirmiş.

Bugün bin bir türlü cemaat var, İslam dinine hizmet eden belki bin bir tane faaliyet var, hangisi silsile yoluyla bugüne dek gelmiş tasavvuf yoludur? Veyahut hangi tasavvuf yoludur ki direkt Nurşin meşrebine ulaşır? Nurşin deyip geçmemek lazım. Allah insanı öyle bir kaynağın başına getirtecek ki kaynağın başındaki zâtın teyit ve iadesi ile bu yol kıyamete dek berraklığını koruyacak ve bu yola dâhil olan herkesi velayet makamına ulaştıracak. Şeyh Ahmed Haznevî (k.s), İbrahim Çohreşi (k.s)  gibi âlimlerin hepsinin içtiği bir kaynağın başına sizler de getirileceksiniz. Allah onlara gelecekteki hizmetlerine binaen bunu bahşetti fakat sizler geçmişteki amelinize ve gelecekteki hizmetinize binaen bu kaynağın başına geldiniz. Bu kaynaktan içtiğiniz zaman Allah'ın rızasını elde edilen, cennete giden kapı aralanıyor. Geçmişteki ameliniz bunu karşılamaz ama gelecekte insanların kalplerini Allah ile buluşturma adına yapacağınız hizmetle, bu çok büyük nimetin hakkını ödemiş olursunuz.

 

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

 

[1] Seyru sülûk: Bir yolu takip ederek yürüme ve manevî terakki yolculuğunun usulüdür. Tarikatta, bir mürşidin denetimi ve murakabesi altında kalbin tasfiye ve nefsin tezkiyesi için yapılan manevi yolculuğa verilen addır. Kurbiyet (yakınlık) ve rıza yolculuğu.

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.