Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Rabbimiz yarattığı kullarına Peygamber Efendimize (s.a.v) indirdiği Kuran-ı Kerim vasıtası ile şunu bildiriyor: “Fe emmâ men tagâ. Ve âseral hayâted dunyâ. Fe innel cahîme hiyel me’vâ.”[1]

“Fe emmâ men tagâ.”; kim ki yeryüzünde tuğyan ederse yani haddini aşarsa, Allah’ın çizdiği sınırları çiğnerse, kendi nefsine zulmederse… “Ve âseral hayâted dunyâ.”; dünya hayatını ahiret hayatına tercih ederse, dünyadaki nimetleri ahirette kendisine verilecek olan nimetlerden önde tutarsa, önceliğini dünyaya verirse… “Fe innel cahîme hiyel me’vâ.”; muhakkak ki cahîm yani şiddetli ateş onun meskenidir. Böylesi insanın bu yolculukta en son durağı cehennem olur. Ervah âleminden başlayıp varlık âlemine doğru devam eden bu dünya yolculuğunda karar kılacağı mesken cehennem olur.

Ve yine Allah buyurur ki: “Ve emmâ men hâfe makâme rabbihî ve nehân nefse anil hevâ. Fe innel cennete hiyel me’vâ.”[2]

Kim ki Rabbinden korkar, Rabbinin emrini yerini getirirse; nefsini Allah’ın etmediği şeylerden men ederse, nefsi ile mücadele ederek onun isteklerinin tersini yaparsa onun da en son varacağı yer cennet olur.

Her şeyin bir başlangıcı vardır. Amelin, ibadetin de bir başlangıcı vardır.  Her kapının da bir anahtarı vardır. İbadetin, taatin başlangıcı da sahih niyettir. Bir insan niyetini sahih kılmaz ise ne kadar ibadet ü taat ederse etsin Allah katında kabulü yoktur. Yani niyet sahih değilse o insan için “yolun başındadır” bile denilemez. O yola girdi, basamaklardan birine bastı; denilemez. Velev ki otuz yıl, velev ki kırk yıl o yolda olsun. Her amelin, her ibadetin başlangıcı kişinin niyetini nezih etmesinden geçer. Yani niyetinin halis olması lazım ki bunun karşılığı “ihlâs”tır. Halis, safi demektir. Yani yaptığını yalnızca Allah rızası için yapmak. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bir hadisi şerifinde vardır.[3] Hayatın içinde nice ibadet ü taat yapmış, dünya gözüyle bakıldığında ibadetin zirvelerine ulaşmış kişiler vardır. Bunlar dünya ehlince şöyle bilinir örneğin: “Bu insan Allah için şehit olmuş.” Kişi olmuş bütün hayatını ibadetle geçirmiş, kişi olmuş bütün vaktini ilim tahsil etmekte ve bu ilmi de başkalarına anlatmakla harcamış. Lakin niyetleri sahih olmadığı için, niyetlerinin içinde “Ben bir görüleyim, insanlar tarafından takdir edileyim, iltifat alayım.” gibi dünyaya ait beklentiler olduğu için bu amellerinin bir kıymeti olmaz. Kıyamet günü üç sınıf ve bunların benzeri kişiler Allah’ın huzuruna çıkarlar. İleride vuku bulacak olan bu hadiseyi Allah’ın izni ve muradı ile Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize bildiriyor. Ki talim edelim, terbiye ve tezkiye olalım diye; bizlere bir ikaz olsun diye.

Allahu Teâlâ kıyamet günü kulunu çağırır. Der ki örneğin: “Ey Aişe! Ey Fatıma! Ey Ahmet! Dünyada iken hiçbir kuluma vermediğim nimetleri sana verdim. Sana rahat bir hayat bahşettim. Akıl, zekâ, mal mülk sana verdim. Sen bunlarla ne yaptın?” Kul da diyecek ki: “Ya Rabbi; verdiğin bütün bu nimetlere vereceğim bir cevabım var. Hepsini yerli yerince kullandım.  Ben malımı tümüyle senin yolunda harcadım.” Allahu Teâlâ o kula diyecek ki: “Yalan söylüyorsun, benim için vermedin. Niyetin halis ve safi değildi. Başkaları senin hakkında “Ne kadar cömert insan.” desinler diye verdin. Ve insanlar da beklentilerini karşıladı. Sana cömertlik atfettiler. Alacağını aldın, burada alacağın bir şey yok.”

Başka bir kul gençliğinden, ilminden sual edilecek. Kul diyecek ki: “Ya Rabbi! Gençliğimi ilim ve irfan yolunda harcadım.” Ona da “Hayır!” diyecek Allah.

Bir başkası diyecek ki: “Ya Rabbi, ben bir muharebe sırasında epeyce cefa, eziyet çektim. En sonunda da senin rızan için canımı verdim, şehit oldum.” Allahu Teâlâ ona da “Yalancısın.” diyecek ve emir buyuracak meleklere: “Bunların hepsini cehenneme sevk edin.” Niyetleri tashih edilmediği için bu insanlar cehenneme girecek.

Saadat-ı Kiram’a göre bir ibadet yapılırken insanın niyetinde Allah’ın memnuniyeti dışında hiçbir şey olmamalıdır. Allah’ın mükâfat olarak vereceği cennete dahi niyet bağlamamalıdır. Eğer böyle yapılırsa yani cenneti kazanmak niyette varsa bu ibadet tam manasıyla geçerli bir ibadet sayılmıyor. Cehennem korkusundan yapılan ibadetin dahi kabul edilmeme ihtimali vardır, derler. Sadece rızayı ilahi için yapmak lazım. Cennet arzusu elbette ki insanda olacak lakin Allahu Teâlâ’yı ancak cennette görebileceğimiz için. Yalnızca bu nedenle cennet insan için bir arzu haline gelecek. Cehenneme girmeme çabası da orada eziyet ve cefa göreceğimiz için değil Rabbül Alemin’den, Resulü Ekrem’den (s.a.v) ayrı kalacağımız için olmalıdır. Bu mevzuda varılan nokta “muhabbet”e dayanıyor. Halis bir niyetin arkasından muhabbet doğar. Kişinin cennete olan arzusu da Allah’ı görmek için oluyorsa bu, niyetin bir üst merhalesi olan muhabbet oluyor artık. Muhabbet olursa bu söylediklerimiz meydana çıkıyor. Çünkü artık Rabbül Âleminin, Resulullah’ın (s.a.v), Saadat-ı Kiram’ın bizatihi kendilerine karşı bir teveccüh vardır insanda. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bahçesindeki nimetler arzu edilmez artık, onun zatı arzu edilir. Rabbül Âlemin yine aynı şekilde. Tabiki bunların olması için başta niyetin tashih edilmesi gerekir. Kalbimizi gözlemlememiz, bunun için irade göstermemiz gerekir. Bu manada kendimizi zorlamamız gerekir. Niyetin içerisine halis olmayan şeyler karıştıysa sık sık niyeti tazelemek, “Ya Rabbi, niyetimi halis kıl!” diye dua etmek gerekir. Niyetin arkasından gösterilen sebat önemlidir. İnsan tasavvufa girdiği zaman sonradan her ne kadar niyetinde bulanıklık olsa da tevbe ve istiğfar ile Sâdât-ı Kirâm’ın himmet ü bereketi ile niyet tashih edilir. Niyetin tashih edilmesinin ardından da –inşallah- muhabbet hâsıl olur. Muhabbet hâsıl olduğu zaman yapılan ibadetin çokluğu değil özüne kıymet verilir. İbadetteki şeklin öz kadar kıymeti yoktur. Esas olan ibadette özün olmasıdır. Yani keyfiyet… Allah’ın arzu ettiği keyfiyete uygun yapılmış mı yapılmamış mı ona bakılır. Velev ki az olsun, az olsa dahi –inşallah- makbuldür ve insanın kurtuluşuna vesile olur.

Sâdât-ı Kirâm tasavvufa girdiklerinde kendilerine ait her şeyi bırakmışlar. Üstadlarına giderken kalpleri bomboş gitmişler. Gitmişler ve o şekilde teslim olmuşlardır. Zira onlar Resulü Ekrem’in (s.a.v) varisi olması sebebiyle Sahabe efendilerimiz Resulü Ekrem’e (s.a.v) nasıl tabi olmuşlarsa Sâdât-ı Kirâm da tasavvufa girdiklerinde öyle teslim olmuşlardır. Çünkü teslimiyetin ölçüsünce kalbe müdahale edilir.

Tasavvufu, Sâdât-ı Kirâm’ı, on dört asırdır devam edegelen bu Tarikat-ı Âliyeyi, İslamiyeti bizim diyarlara getiren; “İslam’ın anlayışı budur, Müslümanlık budur.” diyen; bu tarikatı, bu tasavvufu; sonradan ortaya çıkan suni oluşumlarla karıştırmamak lazımdır. Memleketimizde şu olabilir, geçmişte de oldu: Biri çıkar, kendisine ait yanlış bir İslam anlayışını size sunmak ister. Mesela der ki: “Namaz beş değil, üç vakittir.”, “Oruç sizin anladığınız değil, şudur.” der. “Kurban bir hayvanı kesmek değil, şu anlamdadır.” der. Biri çıkar, “Kader yoktur, aslı şudur.” der. Hülasa; Müslümanlığı, İslam’ı asıl şekliyle bize getiren Sâdât-ı Kirâm’dır, tasavvuftur, Tarikat-ı Âliyedir.

İnsanın istifadesi için başlangıç niyettir, dedik. Niyetin arkasından teslimiyet gelir. Bu teslimiyet yanlış yere verilirse zarardır. Sâdât-ı Kirâm Resulü Ekrem’in varisidir. Kefalet vardır burada. Kefalet, yani emniyet, kefillik meselesi var.  Resulü Ekrem (s.a.v), Hz. Ebubekir’e (r.a) kefil olmuş. Nakşîlik oradan gelir. Hz. Ebubekir (r.a), Selman-ı Farisi’ye kefil olmuş; o, Kasım bin Muhammed’e, o Cafer-i Sadık’a ve böylece gelir. Ne kadar taarruz olursa olsun Allah İslam’ın tahrifatına müsaade etmeyecek. Peki; bu koruma, bu emniyet nasıl sağlanacak? Elbette ki bu emniyet, emin insanlar vasıtasıyla olacak. Bu silsilede emin insanlardan oluşuyor, ta ki kıyamete kadar. Bu coğrafyaya on dört asırdır anladığımız İslam anlayışını bu silsiledeki zatlar getirdiler. Fakat başka memleketlere baktığınız zaman dinin tahrif edilmiş olduğunu görürsünüz. İslamiyet birilerine göre kalbin niyeti demek sadece. Kalbin temizse bitti(!). Onun içindir ki Sâdât-ı Kirâm hakkında şüpheye düşmemek gerekir. Vesvese olursa eğer madem İslam’ı bize aktaran onlar, o zaman inandığımız bu İslamiyet’te de tereddüt etmemiz lazımdır. Başkalarının bize sunduğu anlayış farklıdır. Geçmişte Türkiye’de, başka yerlerde bazı kişiler çıktılar ve “İslam budur.” dediler. Fakat ehli tasavvuf nezdinde hiçbir zaman itibar görmedi. Sâdât-ı Kirâm’a teslimiyetimiz o yönüyle tam olmalıdır.

            Bizler İslam için, Allah için bir şeyler yaparken dinin bu hizmete ihtiyacı vardır diye yapmıyoruz. İslam’ın bizlere ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah indirdiği dini koruyor, muhafaza ediyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “ … Şu muhakkak ki Allah bu dini elbette facir kişi ile de teyid edip kuvvetlendirir.”[4]  Resulü Ekrem’in (s.a.v) evlatlarına, sahabesine bakarsanız Türkiye’de bile rastlarsınız. Burada ne işleri vardır? Mesela Abdurrahman-i Taği (k.s) seyyiddir, dedelerinin vatanı Medine-i Münevvere’dir. Onlar buralara gelmeselerdi, İslamiyet gelmezdi. İslam’ın ismi olurdu belki ama anlayış farklı olurdu. Bugün Rus işgalinde olan bir kısım Müslüman ülkeler gibi. Ne İslam adabı var ne ahlakı. Asıl vatanı Medine-i Münevvere olan o insanlar yurtlarından buraya niçin gelmişler, gerekiyor mu peki? Kurtuluşumuz için, kazanmamız için hizmet etmek zorundayız. Hizmet etmezsek Allah ahiretteki güzel hayatı bize vermiyor. Şu yaşadığımız hayat gözümüzde o kadar kıymetli ki kimse ölmek istemiyor. Ama şu hayattan çok daha üstün olan bir hayat daha var. Allah böyle bir fırsatı bizim önümüze sunuyor ama onu kazanmak için çalışmamız lazım. Sahabe-i Kiram gibi irşad için gezersiniz. Resulü Ekrem’in (s.a.v) yaşayan ehli beytine bakarsanız çoğu yerde görülebilirler ve vazifelerini ifa ediyorlar. Bunlar Allah Resulü’nün varisleridir. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Âlimler gelecek, halifeler gelecek. Onlara tabi olan bana tabi olmuştur. Onlara asi olan bana asi olmuştur.”[5] Dünyada iken bazen evimizin yolunu bile bulamayan bizler cennetin yolunu nasıl bulacağız? Daha önce gitmedik, bilmiyoruz. Dünyada bir yere beş defa da gitmiş olsak yolu karıştırabiliyoruz. Yolu iyi bilen ve bize gösterecek olan birine ihtiyaç duyuyoruz. Ve böyle biri önümüze geçer, bizi gideceğimiz yere kadar götürürse ve bunu karşılıksız yaparsa, zahmet ve cefaya katlanıp bize rehber olursa onu baş tacı ederiz. Şikâyet ne demek, memnuniyet ve teşekkürümüzü dile getiririz. Böyle birine ihtiyaç olduğu için Allah peygamberler göndermiştir. Fakat Peygamber Efendimizden (s.a.v) sonra peygamber gelmeyeceği için yine Peygamber Efendimizin (s.a.v) ifadesine göre bu vazifeyi âlim-ü rabbaniler ifa etmektedir. Ve yine Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurur ki: “Ümmetimin âlimleri İsrailoğulları’nın nebileri gibidir.”[6] Yani der ki; benim zürriyetim içinden çıkacak âlim-ü rabbanilerin hali, vaziyeti, donanımı, halâveti, lezzeti; beni İsrail’den gelen peygamberler gibidir. Hâşâ, o makamda değildirler, o makama yani peygamberlik makamına ulaşamazlar. Fakat bir peygambere ittiba eden kişinin kazanacağı hidayet, hakikat ne ise âlim-ü rabbanilere uyanın kazanacağı da odur.

O noktada insanda teslimiyet lazımdır. İrşad vazifemizi de yapmamız gerekir. Resulü Ekrem (s.a.v) herkesin kendi köşesine çekilmesini uygun görmüyor. Buyuruyor ki: “ Hepiniz birer çobansınız ve riayetinizdekilerden mesulsünüz.”[7] Onların başına bir iş gelse sorumlusu sizsiniz. Kurt kapsa mesulsünüz; şeytan, nefis kandırsa mesulsünüz. Raiyetiniz altındakiler sizin gözetiminizde olan bir hasta gibidirler. Siz de onların doktoru gibisiniz. Ayet-i kerimede de Allah ümmeti Muhammedi (s.a.v) şöyle tarif eder: “Te’murune bil ma’ruf”[8] emri bil marufu yapan; “Ve tenhevne anil münker”[9] insanları nahoş şeylerden alıkoyan; “Ve tü’minune billahi”[10]Allah’a, ahiret gününe iman edip dünyası ahretten sonra gelen ve dünyasını ahiretine vesile kılan.

Cenabı Allah bize muhabbet versin. Kişinin maksadına ulaşmasında bilgi yeterli değildir. İnsanın içinde onu iten bir duygu olmaz ise, kalbinde esen onu ahirete sevk edecek bir rüzgâr yoksa aklında ne kadar rüzgâr eserse essin onun ilerlemesi için yeterli değildir. İnsanın aklında esen rüzgâr kalbinde esmiyorsa tesiri olmaz. Yetersiz bir güçtür o. Yani bilgi zayıftır. Fakat insanın kalbinde bir muhabbet olursa çok az belki bir damla, o bir damla muhabbetin insanı ahirete sevk etmedeki itiş gücü bir derya dolusu bilgiden daha fazla tesirlidir. Bu bir damla muhabbet artarak, bir avuç olsa, sonra bir avuçtan fazla olsa insan artık fanileşiyor zaten. O insanın muhabbetinin ötesi aşk. Aşk, insanın maşukta fani olması… Onun içindir ki insanın bunu araması, arzulaması lazımdır. Bir damla muhabbet elde edebilirse hiçbir bilgisi de olmasa o insan kendini kurtarır. Onun için Cenabı Allah bizlere de nasip etsin inşallah.

            Sâdât-ı Kirâm’ın tavsiyelerine, emirlerine riayet edelim. Kusurumuz olabilir, hatamız olabilir; bu garip değildir. Garip olan kişinin hatasından dönmemesi, günahına tevbe etmemesidir. Yoksa Sahabe-i Kiram içinde de Resulü Ekrem’in (s.a.v) dizinin dibinde oturan, sürekli onunla beraber olan, vahyin inişine şahit olmuş insanlar da bile hata ve haram meydana gelmiştir. Ama tevbe etmişlerdir. Nice büyük velilerin de hataları olmuştur ama tevbe etmişlerdir. Bizlerden de hata sadır olabilir. Bunun ardından tevbe eder, Allah’tan af dilersek Rabbül Âleminin rahmeti, şefkati çok fazladır; günahımızı affeder ve günahımızı affetmekle de kalmaz bizi mükâfatlandırır. Allah kabul etsin, Allah muvaffakıyetler versin.

            Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

 

 

[1] Naziat Suresi 37, 38 ve 39. Ayetler.

[2] Naziat Suresi 40 ve 41. Ayet.

[3] Bakınız Müslim, İmâre 152.

[4] Buhari, Cihad, 182; Müslim, İman, 178.

[5] Buhari, 9. cild, 1409.

[6] Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64.

[7] Buhari, Cum’a 11, Müslim, İmare 20, Tirmizi, Cihad 27.

[8] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

[9] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

[10] Ali İmran Suresi, 110. Ayet.

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.