İMAN ETMEK
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.
Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: "İnnehu beşerun, la kel beşer bel hüve kel yakuti beynel hacer." Allahu Teâlâ'nın elçisi, beşerin yani insanlık içerisinden çıkmıştır; fakat onu bir beşer gibi algılamamak gerekir. "Bel hüve kel yakuti beynel hacer" O, âdeta taşlar içerisinde bir yakuttur. İnsan, kıymetli taşlardan taç yapıp başına takar, onunla ziynetini, büyüklüğünü, azametini gösterir. Resulü Ekrem (s.a.v) de bir yakuttur. Aslında yakutun da mahiyeti bir taştır ama ona taş nazarı ile bakılmaz.
Cenâb-ı Allah, Resulü Ekrem’i (s.a.v) gönderdiğinde insanlık cahiliye dönemini yaşıyordu. Şimdi de bir cahiliye dönemi var. İnsanlık kendi kimyasından, mahiyetinden, fıtratından çok uzaklaşmıştır. İnsanoğlu hastalandığı zaman kimyası değişebilir. Nitekim bir gün Hz. Peygamberin (s.a.v) huzuruna bir sahabe gelir; hafif üzgün, mahzun, belli ki bir derdi vardır. Resulullah (s.a.v) ona derdini sorar: "Senin sıkıntın ne?" "Ya Resulullah! Geçmişte çok büyük bir günah işledim ve bu günahı hatırladıkça uykularım kaçıyor; acaba Allah'a bunun hesabını nasıl veririm? Geçmişte işlediğim bu günahı söyleyeceğim ama benim o dönem insanlıkla bir alakam yoktu. İnsan olarak dünyaya gelmiştim fakat insanlıktan çıkmıştım, haberim yoktu." "Ne yaptın sen, nedir seni bu kadar hüzne boğan?" "Ya Resulullah! Biliyorsunuz, siz geldiğiniz vakit Arap kabileler içerisinde ve bu diyarlarda, Arapların örf ve âdetlerinde kız çocuklarını diri diri gömme vardı." Niçin gömdüklerine dair kendilerince birkaç sebep vardı. Bu durumla ilgili olarak ayet-i kerime şöyle buyurur: "Ve izâ buşşire ehaduhum bil unsâ zalle vechuhu musvedden ve huve kezîm " (Nahl/58) “Onlardan herhangi birine müjdeler olsun. Senin bir kız çocuğun doğdu, denildiğinde” Kız, bir bayan... Bugün bizleri ilgilendiriyor değil mi? “Bir bayan, bir kız doğdu müjdesi verildiğinde onlardan herhangi birine "zalle vechuhu musvedden" yüzleri kapkara olurdu.” "Benim de bir kızım vardı, çocuk. Ya Resulullah! Beni hat safhada seviyordu. Beni her gördüğünde bana koşardı. O dönemde, toplum olarak insan olmaktan çıkmıştık. Vicdan, merhamet, şefkat, his, duygu yoktu. Bütünüyle dünyalık yaşardık. Dünya bizi bozmuştu." Esasında şimdi de aynı dünyada yaşıyoruz. "Şeytan ve nefs bizi bozmuştu. Bu kız çocuğu bir yaşına geldi. Ben de onu yanıma aldım. Bizde bir âdetti; onları kuyuya atmadan önce kendi kendimize bir kuyu kazardık. Kız çocuklarını kuyuya doğru götürürken süslerdik, saçlarını tarardık. Güzel elbiseler giydirirdik ve elinden tutar kendi kazdığımız kuyunun içine arkadan bir tekme vurmak suretiyle kuyunun içine atardık. Benim ondan en son işittiğim iki defa "Babacığım, babacığım!" sözü oldu ve söz, o ses hiç aklımdan çıkmıyor." Bu söze, bu yere kadar Allah Resulü (s.a.v) hat safhada müteessir olur, gözlerinden yaş akar. Ashabın içerisinde birileri kalkar, o sahabenin sözünü kesmek ister. "Allah Resulünü üzüyorsun, bu kadar yeter!" der. Resulullah (s.a.v.) "Hayır hissiyatını anlatsın, bir daha anlat." diye buyurur. O sahabe bir daha anlatır. Resulü Ekrem (s.a.v) öyle bir mahzun olur, öyle kederlenir ki… Bütün sakalı gözyaşlarından ıslanır. "Ya Resulullah! Bu ses aklımdan çıkmıyor. Allah'a ben bunun hesabını nasıl vereceğim?" Vicdan, merhamet geri gelmiştir. Resulü Ekrem (s.a.v): "İslam'a girmenle Allah bütün günahlarını affetti. Yeni bir hayatın başlangıcını yaptın. Allah geçmişteki günahlarını örttü." buyurur.
Sonra bir sahabe gelir. Resulü Ekrem’e (s.a.v) "Ya Resulullah!" der o hadise karşısında "Hat safhada duyarlıydım. Ben üç yüz altmış kız çocuğunu kurtardım. Her bir kız çocuğuna iki deve kendi malımdan bahşetmekle verdim ve böylece üç yüz altmış kız çocuğunu kurtardım. Bunun için bana bir mükafat var mıdır?" deyince Resulullah (s.a.v) "Yaptığın bu iyiliğe mukabil Allah sana İslam’ı bahşetti. İslam’a sımsıkı sarıl." buyurur. Müslümanlığı Allah bize bahşetti, bundan daha büyük bir nimet yoktur.
Hz. Ali (r.a) arz eder: "Bizimle küffar arasında, ehl-i ahiret ile ehl-i dünya arasında Allah'ın yaptığı mülk taksimatına razı olduk.” Zira ehl-i ahirete; iman, İslam, Allah'ı bilme tanıma, Allah'a ulaşma, kavuşma, ahiret hayatını kazanma nasip oldu. "Ve lil adabi" Allah'ı inkâr edenlere, Allah'ın düşmanlarına da dünyayı verdi. Dünya ki ahiret hayatına nispeten bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olsa idi, Allah küffara dünyadan bir yudum suyu tattırmayacaktı. Dünya bu kadar değersizdir. İslam’ın bir görüntü tarafı vardır; namaz, oruç...
Bir de Resulü Ekrem’in (s.a.v) kalbinden, gözyaşından akan İslam vardır. Maneviyat ve ruh vardır. Onun için tasavvuf, Resulü Ekrem’in (s.a.v.) bize bıraktığı en büyük mirastır. Bu nimet bize kâfidir, yeterlidir. Müslüman olmak lazım. Ayet-i kerimede şöyle bir ifade vardır: "Ya eyyuhellezine amenu." “Ey Allah'a inanan sizler!" "Amenu" inanan, iman eden. Allahu Teâlâ “Ey kâfirler!” demiyor. “Ey Allah'a inandığını iddia eden sizler... Kalbinizi, mantığınızı, aklınızı, kendinizi bir sorgulayın; gerçekten iman etmiş misiniz etmemiş misiniz?” “İman edin!” diyor. Allah'a iman edin, ahiret gününe iman edin. Yarın dirileceğiz, Allah'a hesap vereceğiz. Cennet ve cehenneme iman edin. “Ey iman edenler! İman edin! "Amentü billah" Allah'a iman, meleklerine iman, kitaba iman, Resulü Ekrem’e (s.a.v) iman, "ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ." Kadere iman, ahiret gününe iman, dirilişe iman. Burada yaptığınız her amel, size verilen her bir nimetin yarın Allah'a hesabını vereceğine iman ederseniz gerçek manada mümin sayılacaksınız. O zaman inanmış olursunuz. İnanan kalp olacak. Dilden, akıldan, zekâdan öte bu itirafı yapan kalptir. Allah kalbe bakar. Dil iman ettim der, münafık da bunu söyleyebilir. Dil iman edip de kalp iman etmezse dünyevî, şerî kanuna göre bu kişi bir mümindir. İslam hukukuna göre yönetilirse müminden vergi alınmaz. Bir müminin hukuku tatbik edilir. Ama kalp inanmazsa, Allah nezdinde kalp inançsızdır. Kalbimizi sorgulayalım. Cahiliye dönemine gitmeyelim. Müslüman olmak büyük bir nimettir, bunu görelim. Allah, bize iman ve İslam’ı bahşettiyse bunlar büyük birer nimettir. Resulü Ekrem’e (s.a.v) Kur’an iner. Kur’an'da namazdan bahseder. Ama namaz nedir? Allah Resulü (s.a.v) namaz emrini uygular ve “Ben nasıl yapıyorsam öyle namaz kılın.” diye buyurur. Allah Resulü (s.a.v) sahabenin önüne geçer, onları Allah’a ulaştırmaktaki yolda bekler. Çünkü insan tek başına zordadır. Size günde yüz çağrı geliyorsa, bunların yüzde doksan dokuzu dünyadan gelir. Bunlar sizi dünyaya çağıran çağrılardır; yemek yeme, içme, dolaşma, giyme vs. hepsi de dünyayı hatırlatan çağrılardır. Yüzde bir dahi ahirete çağrı yoktur ve insan bu yönüyle acizdir.
Allahu Teâlâ, insanın bu hacetini, acziyetini bildiği için peygamberler, evliyalar, gavsları göndermiştir; fakat insan bu ihtiyacını bilmez. İnşaallah biz de samimi olalım. "İnnallâheşterâ minel mu’minîne enfusehum ve emvâlehum bi enne lehumul cenneh" (Tevbe/111.) “Allah, müminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır.” Allah bizi yarattıktan sonra başıboş bu gezegene salıverdi diye sakın zannetmeyin. Diğer canlılar dahi başıboş değildir ki. Boş bir şekilde, sıradan canlılar olmak için mi yaratıldık? Hayır. Allahu Teâlâ cenneti verecek. Ama bir sözleşmesi vardır. Yani siz Allah'a vereceksiniz, Allah da yarın fazlasıyla size verecek; bir alışveriş, bir ahd var. Onun için "İnnallâheşterâ" satın almak manasında buyurur "iştera" yani ticarette satın almış. Kimden? Bir müminden, inanandan. Neyini satın almıştır? "Enfusehum" bizzat nefsini satın almıştır. Sanki nefs insanın kendi mülküymüş gibi insan, Allah'a verecektir. Allah'a verecek ne demektir? İnsanın hayatını Allah'ın arzu ve istekleri çerçevesinde sürdürmesidir. Nefsinin hevâ ve isteklerine göre değil. İnsan, böyle yaparsa nefsini Allah'a vermiş; yani Allah nefsini ondan satın almış demektir. Allahu Teâlâ, mümin bir kulundan nefsini satın almıştır. Mülk "enfusehum ve emvâlehum" malını da karşılığında "bi enne lehumul cenneh" cenneti vermek suretiyle satın almıştır. Cennet; ikinci bir hayat, pürüzsüz, kusursuz, noksansız, kedersiz, hastalıksız, ihtiyaçsız, yaşlılık olmaksızın bir sonsuzluk demektir. İnsanın bütün arzu, istek ve hayallerinin gerçeğe dönüştüğü yeni bir yaşamdır. Allah için bu zor değildir. Akıl; mevcut şu yaşamı bile düşündüğünde, Allah'ın gücünü idrak etmekte aciz olur. Allah, cennet hayatını bahşediyor; nefsi istiyor. Allah, kulun nefsini satın alıyor. Yani biz nefsimizi ona satıyoruz. Karşılığında diğer hayattaki nefsi satın alıyoruz. Ne demek nefsi Allah'a satmak? Yani Allah'ın emir, arzu ve istekleri dairesinde bir hayat kurmaktır. Kendi şehvani, nefsani arzu ve isteklerimizden feragat edip Allah'ın arzu ve isteklerine bürünmektir.
Ve sallallahu aleyhi vesellem...
- tarihinde oluşturuldu.