Kalbî Sevgi Nedir?
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.
Resulü Ekrem (s.a.v) kalbinde zerre kadar kibri olan insan cennete giremez[1], buyuruyor. Bir zerrenin ağırlığı ne demek! Zerrenin fazlası varsa o kişi zaten cennete hiç giremez. Allah’ın hanesindeyiz, Allah’a karşı itaatimizin tam olması gerekir. Hatamız olabilir, rücu etmemiz lazım, tevbe etmemiz lazım, istiğfar etmemiz lazım. Peki, bir kereye mahsus mu tevbe hakkı vermiş Allah, bir tevbe hakkımız mı var? Hayır. Bir kısım günahlar öldürücü bir virüs hükmündedir. İnsanın sistemini allak bullak eder. Bu virüs insana bulaştı diyelim, eğer Allah’a tevbe ederse Allah o kişinin tevbesini kabul eder. Lakin günahlar tehlikelidir. Virüs nasıl ki insanın vücuduna girince bazı vazifelerini yapamaz hale getirir, günahlar da insanda tevbe edecek kuvvet bırakmaz. İşte bu kadar tehlikelidir. Özellikle manevi hastalıklar… Bir insanda enaniyet, nefs, kibir varsa bunlar insanı tek başına öldürmeye kâfidir. Kibir ile mücadele çok zordur. Kibirli insanın ıslahı çok zordur. Resulü Ekrem (s.a.v), miskale zerreden bahsediyor. Cennette kibirli insanın ne işi olur? O zaman hâlihazırda dünyada isek bu Allah’ın bize verdiği bir fırsattır. Yaşıyorsanız hala bu Allah’ın bir lütfu ikramıdır. Size merhamet ediyor, size vakit veriyor. Öyleyse çalışıp gayret edelim ve Allah’ın arzu ettiği insan kıvamına gelelim. Allah’ın istediği gibi olmak fıtratımıza aykırı bir durum da değildir. Fıtrata aykırı gelen şey, insana zor gelen şeydir. Allah nefsimize zulmetmememizi isterken fıtratımıza zor gelen bir şeyi istemiyor bizden. Zalim olmak insanın fıtratına uygun bir şey değildir. Başkasına zulmetmeyin, başkasını hakir görmeyin. Asıl fıtrata uygun olan budur, zulmetmemek. “Tevbe edin” demek, fıtrata dönün demektir. Bu durum fıtrata aykırı olmadığı için de dönüşü zor bir şey değildir. Fıtrata dönen insan, hem din hem de dünya huzurunu elde eder. Fıtrata dönen insan Allah’ın insana bahşettiği manevi zenginliklere nail olur. Dünyada da mutlu olur, ahirette de mutlu olur. Malı var, mülkü var ama mal mülk nice insanları zengin etmemiş. Nereden biliyoruz? İşaretleri var mıdır? Çoktur. Dışarıdan bakıldığında zengin fakat içte bir fakirlik var: doyumsuzluk.
Sürekli su içip de suya kanamayan insan gibi… Allah’ın o duyguyu insandan alması gibi… Ki vardır öyle bir hastalık da. Tokluk hissi bir şekilde arıza vermiş, tok olduğunu anlayamıyor, sürekli içmek ve yemek istiyor. Hatta bir yerden sonra şişiyor, hasta oluyor ve öylece ölüp gidiyor. Onun içindir ki Cenab-ı Allah’tan hakiki, manevi zenginlikler istemek lazım. Dünyayı severseniz aynen o hastalığa düşen insan gibi olursunuz. Dünyadan ihtiyaç kadar almak lazım. Ama ihtiyacın dışına çıkarsanız sistemi bozarsınız. Bir karınca misali… Karıncanın önüne bir damla bal konur, baldan ihtiyacı kadar alması istenir. İhtiyacı kadar almaz, balın içine girerse çıkamaz ve boğulup gider. Bununla ne kastediyorum? Dünyaya kalben ve ruhen meftun olmamayı kastediyorum. Fakat müslümana bedeni, fiziki olarak zengin olmak yok mudur? Cömert bir zengin fakirden daha hayırlıdır. Parası var, Allah yolunda harcıyor; cömert, sürekli hayır yapıyor. Bu insan elbette daha hayırlıdır. Zengindir fakat kalbi Allah’a bağlıdır. Dünyaya değil Allah’a meftun olmak, Allah’a mahbup olmak gerek. Dünyaya geliş gayemiz, Allah’ın bunca ikramı bize sunmasındaki amaç; Allah’ın eserlerini görelim, O’nun bize olan teveccühüne şahit olalım ve nihayet Allah’ı sevelim diyedir. Fakat akli ya da mantıki sevgi değil, kalbi bir sevgi istiyor Allah.
Kalbi bir sevgi için görünen bir şey olması gerek. Sahabe-i Kiram’ın Peygamber Efendimizi (s.a.v) görüp de ondan sonra Allah’a âşık olmaları gibi görüntüde bir zatın olması gerek. Kalbi aşklarda bunun olması lazım. Gözün görmesi lazım, kulağın duyması lazım, hissetmek lazım. Ama akli sevgide buna ihtiyaç yoktur. Akıl der ki “Bir zat var; eksiksizdir, noksansızdır. Had safhada müzeyyen, hoş, güzel.” O zaman aklen seversiniz, mantıken seversiniz. Ama kalp meftun olmaz. Bazen kalbin meftun olduğu şeyi akıl kabul etmez. Allah insandan kalbi bir aşk istiyor. Bunun için de görünen, Allah’ı yansıtan, Allah’ı aksettiren bir zat olması gerek. Bunun için bütün evliyaullah görünen bir zata gitmişler, teslim olmuşlar ve kalbi bir aşk yaşamışlar. Ve o mecazdan, o basamaktan Allah’a doğru gitmişlerdir. Uzakta görünen bir ışık… O ışığı takip etmişler, ta ki Allah’a ulaşana kadar.
Rabbül Âlemine ulaştıran bu cadde, tasavvuf caddesi, peygamberlik meşaleleri ile aydınlatılmıştır. Oraya giden taşlar alametli taşlardır. Eğer takip ederse insanın kaybolma ihtimali sıfırdır; kendi kendini saptırmaz ise. Bu yolda adaba dikkat ederseniz istifade edeceksiniz. Aldığınızı vermeme gibi bir cimriliğe girmeyin. Cimrilik müslümanın karakteri değildir. Ne malda cimrilik ne maneviyatta cimrilik… Cömertlik müslümanın karakteridir. Cimri de cennete giremez. Maldaki cömertlik kadar manevi cömertlik de insanda olmalıdır. Aldığınızı başkasına ikram etmek zorundasınız. Ama bir fark var. Maldaki cömertlik zahiren malınızı eksiltmiş olabilir. Zahirendir bu azalma çünkü Allah yolunda harcandı ise o malın çoğalacağını Resulullah (s.a.v) ifade ediyor. Malın çoğalması cömertlikle olur. Bu bir emniyet, bir nevi sigortadır. Maneviyatta cömert olursanız yani insanları irşad ederseniz, insanların tevbelerine vesile olursanız, tasavvuflarına vesile olursanız; eksilme olmaz. Allah Teâlâ azı çoğaltır o zaman. Bir damla taşıyorsanız o damlayı denize çevirir. Cimrilik kişinin elinde olan şeyi kaybetmesine de sebep olabilir. Bu yönüyle makul değildir.
Her biriniz bir Sahabe-i Kiram gibi, bir Saadat-ı Kiram gibi icap ettiği zaman kendi ülkesinden, ilinden, ilçesinden, köyünden başka köylere, ilçelere, illere giderek orada bir vesile ile tanıdığı insanlar varsa onlara bildiklerini anlatmalıdır. İnsanların tevbesine, namazına vesile olmalıdır.
Tasavvuf, tarikatı âliye silsile yolu ile gelmiştir. Silsiledeki her bir zat, kendi asrının devasıdır. Şek ve şüphemiz yoktur bu insanlardan. Şek ve şüpheye düşmek, “Tasavvuf hak mıdır, değil midir?” demek neye benzer? Kalkıp da 1400 yıldır gelen bütün insanları akılsızlıkla itham etmek anlamına gelir bu. Bir insan eğer tasavvufa karşı ise ben ona “Akılsızsın.”diyebilirim. Çünkü o bir tek insandır. Ama bu bir insan milyar velinin geldiği, bütün ecdadımızın takip ettiği, istifade ettiği hakikate “Yoktur.” derse bu ne anlama gelir? “On dört asırdır gelen evliyaullah, ulema, bunlar hakikati göremediler, ben gördüm; bunlar taakkul edemediler, ben ettim; bunların aklı kıt, benim aklım tam.” demek anlamına gelir. Bir insan böyle bir iddiada bulunursa asıl akılsızlık ona atfedilir. Onun içindir ki bizim şüphemiz yok tereddütümüz yok.
Tasavvufun temeli ilimdir, hem zahir hem batın ilim ile gelir tasavvuf. Nurşin’de Seyda-i Taği (k.s) döneminden bugüne kadar zahiri ilim (medrese) ve batıni ilim (tasavvuf) yolu hiçbir dönemde kapanmamıştır. İcap ettiğinde yerin üstünde yapılmış, yasaklanılan dönemde ise yerin altında devam edilmiş ve ilim yolu hiçbir zaman kapanmamıştır. İslamı bu coğrafyaya getiren burada yetişen evliya olmuştur. Bugün insanlar “Elhamdülillah Müslümanım.”diyorsa İslamı buralara getiren Seyda-i Taği (k.s) gibi insanlar sayesindedir. Türkiye ve Türkiye dışındaki pek çok coğrafyada İslamın yayılmasına vesile olan ekseriyetle Nakşibendî büyükleridir. Öyleyse onlara çok şey borçluyuz. Müslüman demek ahiretini kurtarmış demek, Müslüman demek cennetteki yerini muhafaza etmiş demek, cehennem kapısını kapatmış demek. Bu yönüyle biz çok şanslıyız, Allah’a hamd edelim. Allah’a yapılacak en büyük hamd ise fiili olarak yapılandır. Yani gideceğiz, irşadımızı yapacağız, ruhi temizliğimizi yapacağız. Bu yolda aşk var, muhabbet var, ihlâs var, teslimiyet var. Bunları da kazanma adına elimizden geleni yapacağız. Kazanırsanız kapıyı açarsınız, kapıyı açtıran siz olursunuz. Eğer siz muhabbeti kazanırsanız Resulü Ekrem’in kapısını siz açtırırsınız. Sizin o muhabbetiniz bir anahtar gibidir. Ama siz kazanmazsanız kapıya ne kadar yakın durursanız durun orada duran anahtarı elinizi uzatıp almazsanız o kapı açılmaz. Çünkü Allah o iradeyi insana veriyor. Allah insanı bir rehber vasıtası ile sevk eder. Sonra o rehber “Bak şurada bir anahtar var. Elini uzat ve kapıyı aç. Ve girerken tevazu ile gir.” der. Veya bir havuzun başına getirir, kabı gösterir, kabı eline dahi verir fakat der ki “Kabı sen daldır ve iç.” İnsan söylenileni yapmazsa istifade edemez. Havuzun başına gelmiş, kap eline verilmiş sadece dolduracak fakat onda bile acizlik gösteriyor. Allah bulutu gönderir, yağmur yağar sizin hanenizin olduğu yere. Siz eğer damda açık olan pencereyi kapatırsanız yağmur ne kadar yağarsa yağsın hanenize girmez. İstifade için insanda biraz irade olmalıdır. Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi insanlar en yakın duran fakat istifade edemeyen insanlardı. Çünkü kapılarını kapatmışlardı.
Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
[1] Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29, (4091); Tirmizî, Birr 61, (1999)
- tarihinde oluşturuldu.