NEFS
Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.
Nefs doyumsuzdur. Verdikçe ister, verdikçe arzular. Sonra büyür, seni döver “Bana benim istediğimi niye vermiyorsun?” der. Bir bebek gibidir. Büyürse ve büyüdüğü hâlde hâlâ sütünü veriyorsanız, arzu isteklerini her zaman karşılarsanız; 3 yaş, 4 yaş, 20 yaşına geldiğinde artık onunla baş edemezsiniz. Gücünüz yetmez. Bir yerde artık onun sütünü kesmek lazım. Belli bir yaştan sonra. Daha bebekken. Verelim ama ölçülü. Büyütürseniz sizden zorla ister, vermezseniz sizi döver.
İnsan; fizikî olarak bir kimseye meftun olduğu, bir insanı sevdiği zaman belki günde on defa aynanın karşısına geçer, kendine bakar, kendini gözlemler: “Bende bir noksaniyet var mıdır? Acaba o zâtın karşısına geçsem beni beğenir mi beğenmez mi? Benden memnun kalır mı kalmaz mı?” diye. Kişi ruhen ve kalben Allah’a, Resulullah’a (s.a.v) âşık olabilirse, bu aşkı kazanabilirse o zaman kendi hâlini de gözlemleyerek “Acaba benim hâlimden Allah memnun mudur değil midir?” diyecek. Eğer onda aşk varsa, bu onun için önemli olacak. Zira cennet veyahut cehennem korkusuna binaen bu olmayacak. “Cennete bir gireyim kurtulayım.” veyahut “Bu zâtın elinde çok şiddetli, insan canını acıtacak bir azap var: cehennem. Beni yarın oraya hapsedecek.” korkusuna binaen yapmayacak insan. Zaten Cenâb-ı Allah’ın insandan istediği şey de esasen insanın aşk ile muhabbet ile kendisine yaklaşmasıdır. Cennetin mükâfatına binaen kendisine yaklaşan, kendisine ibadet ü taat eden kullarına cennetin kullarıdır; benim kulum sayılmaz, demiştir. Cehennemin korkusuna binaen kendisine ibadet ü taat edenlere de “Onlar esas itibariyle cehennemin, korkunun, mahafetin kullarıdır.” demiştir.
Hâlbuki kul, Allah’ın kulu olmalıdır. Allah’a kulluk da hakiki manada aşk u şevk ile olması lazım. Nasıl aşk u şevk? Bir aynanın karşısına geçip günde on vakit veyahut yirmi defa kendini gözlemleyerek “Hâlimde bir noksaniyet var mıdır, yok mudur? Benim hâlimde bir çirkinlik oluştu mu, oluşmadı mı? Benim hâlime isabet eden bir kirlilik var mıdır, yok mudur? Kendi hâlime bir çeki düzen vereyim, kendimi tövbe ve istiğfar ile temizleyeyim. Belki biraz sonra ben o zâtın huzuruna çıkacağım. O zâtın huzuruna çıkarsam acaba bana bakacak mı, bakmayacak mı? Benden memnun kalır mı, kalmaz mı?” Bütünü ile kendi hâlini, ruhunu, kalbini, fikir ve düşüncesini o zâtın memnuniyetine endekslemek… İşte hakiki itaat. Allah’a gerçek manadaki kulluk esasen budur. Onun için Resulü Ekrem (s.a.v), Hz. Süheyb (r.a) üzerinden bize bir mesaj verir: “Süheyb ne kadar hoş ne kadar güzel bir insandır. Güzelliğin zirvesinde olan bir insandır. Onun güzelliğine güzellik katan şey şudur esasen: ‘Lev lem yahafillahe lem yasihi.’ Allah’a karşı bir mehafet dürtüsü, korku olmasa bile yani cehennem denilen bir olgu, varlık olmasa bile, Allah bu dünyada onu serbest bıraksa ‘Ey Süheyb! Senin için cehennem denilen bir yer yok. İstediğini yapmakta serbestsin.’ dese bile “lem yasihi” Allah’a asi olmayacak o. Zira Allah ile olan münasebeti cehennem korkusundan değildir. Allah ile olan münasebeti, Allah’ın elindeki nimetlere göz dikmiş olduğundan da değildir. Allah ile olan münasebeti Allah’ın zâtına binaendir.” O zaman aşkı aramak lazım. Aşkı biz nereden arayabiliriz, nerede bulabiliriz?
Bir insan bir kitabın huzuruna gider. Kitabın rahle-i tedrisatına oturur. Kitabın içerisinde gözünün rast geldiği şeyler şunlardır: kitabın içinde mürekkepten yazılmış kelimeler ve cümleler. Bu kelime ve cümlelerin her birisi birer kalıptır. Bu kalıbın içerisinde birer mana vardır. Zarf ile mazruf gibi. İnsan o kelimelerin içine bakmakla o kelimelerin içindeki anlamları bilebilir; fakat bilmek insanı kurtarmaz. İmam Şafii’nin (r.a) ve diğer büyük zâtların dediği gibi: Bilgi insanı kurtarmaz. Eğer bilmek insanı kurtarmış olsaydı şeytandan daha çok bilen yoktu; fakat şeytan neuzubillah Allah’ın lanetine maruz kalan bir varlık hâline geldi. Demek ki bilmek insanı kurtarmıyor. Cümlelerin içerisindeki anlamları bilmek insanın kurtuluşuna vesile değildir. İnsanın kurtuluşuna vesile olan şey aşk u şevk, muhabbet ü ihlastır, ameldir. O zaman bize ne lazım? Kelime ve cümleler gibi manaların canlılığını taşıyan -ahlak dediğimiz- muhabbetin canlılığını taşıyan cansız olanı, yani manasını değil; canlı tarafını taşıyan bir kitap lazımdır. Bu kitap Resulü Ekrem’dir (s.a.v). Bu kitap Sahabe-i Kirâm’dır. Bu kitap Sâdât-ı Kirâm’ın kendisidir esasen. Yani bu kitapların içerisindeki cümlelerde yer alan anlamlar canlıdır, bu anlamlar kalben ve ruhen okunur. O anlamlar insanın kalbine yerleşir, canlı olarak durur ve insanın kendisine sirayet eder. Bize öyle bir kitap lazımdır. Zaten Rabbü’l Âlemin onun için insana bir akıl bir de kalp vermiştir. Göz, kalp vermiş; bir dış bir de iç vermiştir. Akıl, kulak ve ağız vasıtasıyla bu bilgiyi hapseder. Hapsettiği şey unutulabilir. Bir de kalp vermiştir ki kalp, canlı olan şeyleri hapseder. Örneğin bir insan bir kötünün yanında durduğu zaman kırk gün boyunca -bu tecrübedir- ondan etkilenir. Kötü insan, bir kalıptır esasen. İçinde canlı olan kötülüğünü hapsetmiştir o. Bir insan, onun yanında durduğu zaman kırk- elli gün sonra içindeki canlı kötülük, kötü ahlak, kötü tabiat, kötü karakter, bir bakmışız ki o insanın da kalbine sirayet etmiş ve onu kendine benzetmiştir. Kötülük gibi iyilik kavramı da böyledir.
Bu yüzden Sahabe-i Kirâm’ın geldiği nokta, seviye Resulü Ekrem’in (s.a.v) canlı olarak onların hayatında yaşaması ve O’nun (s.a.v) rahle-i tedrisatına oturmalarından kaynaklanır. Kitapların tarifine göre peygamberlik makamından sonra gelen en üst makam sahabelik makamıdır. Fakat sahabe makamı kişinin ibadetiyle, taatiyle, okumasıyla, çabası ve gayretiyle ulaşılabilecek bir seviye değildir. Sahabelik makamı şudur: Peygamber’in (s.a.v) sohbetine, bir anlık gözün O’nun (s.a.v) zâtına değmesi veyahut Resul Ekrem’in (s.a.v) gözünün saniyenin üçte biri kadar o şahsa değmesi ve netice itibariyle de o şahsın iman üzerine gitmesidir. Bu bakış, nazar insana öyle şeyler kazandırır ki onu birdenbire peygamberlik makamından sonra gelen sahabelik makamına getirir. Resulü Ekrem’in (s.a.v) nazarına mazhar olmayan veyahut karşı tarafın onu görmesine Allah fırsat vermemiş ise; bu insan, her ne kadar çok ibadet ü taat etse bile sahabelik makamına gelemez. Hatta büyük velilerden de olabilir ama bir sahabe makamına gelemez. Demek ki esas itibariyle istifade için bir zâtın huzuruna oturmak, ondan istifade etmek, yani o canlı kitabı okumak gerekiyor.
Seyda-i Tağî (k.s): “Bugüne kadar bu kapıya gelen yani bu kitabın, bu havzanın başına oturan bir insana, cimrilik yapılıp da istediği şey ona verilmemiş değildir. Yani kim ne istediyse verilmiştir. Havuzun başına gelen insana, havuz kendi suyundan cimrilik yapmış değildir. Ama bir insan kendisi müstağni davranmışsa, benim bu havuzdan su içmeye ihtiyacım yok demişse, kabını bu suya daldırmamışsa kabahat o insana aittir. Yoksa Nurşin, bu meşrep esasen Resulü Ekrem’in (s.a.v) bütün ahlakının, havuzunun membaıdır. Bugüne kadar kim geldiyse istifade etti, kim geldiyse Allah’ın velilerinden oldu. Velilerinden olmayan boş gidene ben şahit olmadım. Ama olduysa da kusur kendisindedir. Edep dediğimiz şeye dikkat etmemiştir.” buyurur. Edeplerden bir tanesi de kişinin kendisini hat safhada bu işe muhtaç görmesidir.
Bedeninden bir rahatsızlığı olan insanın o hastalığı yaşamını tehdit ediyorsa, onun ilacı bir doktorun elindeyse, bu insan, kalben ve ruhen doktorun yanına gittiği zaman ne kadar hat safhada aşk u şevk ile o ilacı istiyor ise, insanın ruhen ve kalben hasta olduğunda da büyük zâtların huzuruna gittiğinde, tasavvufa, tarikata girdiğinde aynı aşk u şevk ile bu ihtiyacını Allah’a göstermesi lazım. Ta ki istifade hasıl olsun. Aksi hâlde müstağni davranıyor insan. Bir dilencinin kapıya gelip de siz ona “İhtiyacınız nedir?” diye sorarsınız dilenci; “Benim manen -dil ile söylemez hâliyle, tavrıyla, edebiyle- senden istediğim hiçbir şey yok.” demesi gibidir. O zaman siz ne kadar cömert olursanız olun, mal ve mülkünüz ne kadar fazla olursa olsun; karşıdaki insan böyle bir ihtiyacı arzu etmiyorsa ona bir şey vermezsiniz. Allah’ın bize farz kıldıklarını hayat memat meselesi gibi yerine getirmemiz lazımdır.
Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim
- tarihinde oluşturuldu.