La sağirate meal israr, ve la kebirete meal istiğfar

 *”Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.”

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammed’in nebiyyina ve ala alihi ve sahbihi vesellem. Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli.

Resulü Ekrem (s.a.v) başta olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiin, Tebeüt-tabiin, evliya-ı izam ve Saadat-ı Kiram’ın her biri Allah’ın kendilerine verdiği ömrü, Allah’ın kendilerine verdiği her bir nefesi yine Allah yolunda harcamalarına rağmen ve yine her bir nefeste Allah demelerine rağmen ahireti, Allah’a verecekleri hesabı düşünerek had safhada endişe duyarlardı.  Öyle ki cennetle müjdelenen Hz. Ömer (r.a) bile bazen “Keşke ben bu dünyaya cansız, sorgu suale tabi tutulmayan bir mahlûk olarak gelseydim. Verilen her bir nimetten sorguya çekilecek olan insan sınıfından olmasaydım. Ben yarın Allah’a nasıl hesap vereceğim?” derdi. Ondaki bu düşünce cehennem korkusundan değildi.  Onlar da cehenneme girme korkusu yok çünkü onlar emin insanlar; Allah onlara cennet müjdesini verdi. Ondaki bu düşüncenin sebebi; Allah’a karşı duydukları had safhadaki hayâ, Allah’a karşı hissettikleri had safhadaki muhabbet ve aşk. “Cenabı Allah, sevdiğimiz zat, maşukumuz; bizim bu noksaniyetimizi gördü. Belki biz onu üzdük, onun rızasını kaybettik, memnuniyetini kaybettik.” İşte böylesi bir hassasiyetle ahiretlerine karşı had safhada titizdirler.

Tebeüt-tabiin den birisi tabiinden birine soruyor: “Sizler ashabı gördünüz. Onları bize tarif edin. Belki böylece biz de Resulü Ekrem’in (s.a.v) bizzat yetiştirdiği o talebeleri, o muallimleri taklit ederiz, kendimizi onlara benzetiriz.” Soru sorulan kişi sahabeyi şöyle tarif ediyor:

“Siz onları görseniz bunlar deli derdiniz.” Bu ne demektir? Ashabı Kiram, Resulü Ekrem’e (s.a.v) muhabbet ve aşk noktasında o kadar bağlıdırlar ki Resulü Ekrem (s.a.v) onlara ne dediyse tereddütsüz bir şekilde yaparlardı. Onların ahiret inançları dünya inançlarının önündeydi. Onların hesapları hep ahirete yönelikti. Hiçbir zaman dünyalık hesap yapmazlardı. Yani “Benim bu işten dünyalık menfaatim ne? Karlı mı çıkacağım, zararlı mı?” diye düşünmezlerdi. Onların öncelikli muhasebesi ahiret muhasebesi idi.  “Ben bu işi yapınca ahiretim açısından kâr mı edeceğim, zarar mı edeceğim?” diye düşünürlerdi. Resulü Ekrem’e (s.a.v) o kadar muhiplerdi ki Resulü Ekrem (s.a.v) onlara deseydi ki “Allah için filan yere gidin, bu vazifeyi ifa edin.”; mal, can, evlat, ıyal bunların hiçbiri onların aklına gelmezdi. Cenabı Allah, Resulü Ekrem ve onlar arasında dünyayı çağrıştıracak hiçbir şey yoktu. Yani onlar ile Allah arasındaki irtibat çok safi, çok berraktı. Öyle ki onlara bakıldığında insanın aklına Allah gelirdi. Onların hal ve hareketlerinden hep Allah aksediyordu.

“Onlar da sizi görselerdi sizlere mümin demezlerdi.” Bu da şu demek; Allah’a iman etmiş, Allah’a teslim olmuş, peygambere teslim olmuş insan demezlerdi. Çünkü sizin ile onlar arasında çok fark vardır. Sizin düşünceniz, sizin muhasebeniz; evvel itibari ile dünyadır. Böyle olmaması lazım.

Müslümanlık sırf o tarihe, o insanlığa hitap eden bir din değildir. Resulü Ekrem (s.a.v) buyurur ki: “Bu din kıyamete kadar devam edecek. Benden sonra peygamber gelmez lakin benden sonra benim varisim alimü rabbaniler gelecek. Onlara itaati kendime olan itaat gibi kabul eder, onlara olan isyanı kendimeymiş gibi kabul ederim.”  Alimü Rabbanî! İki çeşit âlim var. Birisi insanı yoldan saptıran, Allah’tan uzaklaştıran, dinden uzaklaştıran. Bu kişiler belki bunu din argümanı kullanarak yapar ama biz buna “alimü mudil[1]” deriz. Yani insanı delalete götüren insan. Bir de alimü rabbani vardır. İnsanı ruhen ve kalben Rabbine ulaştıran. Bu âlimler, insanın ruhunda ve kalbinde adeta bir ameliyat yaparak ruhuna ve kalbine Allah’ın aşkını, muhabbetini bırakır. Bu muhabbet bir tohum gibi kişinin kalbinde bir müddet sonra filiz verir. Sahabe-i Kiram’ın kalbinin Allah’ın ve Resulü Ekrem’in muhabbetlerine hamil olduğu gibi. Öyle alimü rabbaniler vardır; Şahı Nakşibendler gibi, İmam-ı Rabbaniler gibi, Seyda-i Tağiler gibi, Muhammed Diyauddinler gibi, Seyda Fadlullahlar gibi… İnsan onların yaşadığı tarihe baktığı zaman kendi kalplerinde olan aşk tohumlarını diğer insanların kalplerine de serptiklerini görür. Abdurrahman-ı Taği (k.s) şöyle buyurur: “Bu sohbete gelen, bu sohbete iştirak eden,  bu sohbeti kast eden kişi hakikatte beytullahı kast etmiştir. Bu sohbetleri yapan Hz. Hızır’ın (a.s) kendisidir.” Abdurrahman-i Taği (k.s) gibi bir zat bunu söylediği için bundan şüphe edemeyiz. Çünkü bu sözlerin altında milyonlarca velinin imzası vardır. İnsanın bu sözlerle ilgili şüpheye düşmesi demek şu anlama gelir: “Ben haklıyım, onlar haksız. Ben biliyorum, onlar bilmiyor. Ben meselenin hakikatini görüyorum fakat on dört asır boyunca yaşamış milyar müslüman hakikati görememiş. Milyon veli taakkul[2] edememiş, onların aklı kıt, onlar bir şey anlamamış. Ve bunlara tabi olan milyar müslümanın aklında da bir kısırlık var, hakikati görecek kadar bir akıl yok.” Onlara inanmamak, onların sözlerinden şüphe etmek aslında bunları söylemektir. Peygamber Efendimizden (s.a.v) sonra birinci asır böyle oldu diyelim. İkinci asırda da böyle taakkul etmeyen insanlar geldi. Üçüncü, dördüncü, beşinci derken “On dördüncü asırda ben çıktım ve ben bildim.” Bu manaya gelir.

Nakşibendilik silsile yoluyla gelir. Silsile demek kefalet yolu demektir. Bu halkadaki âlimlerin teeyyüdü[3] demek. Abdurrahman-i Taği (k.s) gibi bir zat diyor ki: “Sohbete iştirak edenin hakikatte davet edildiği yer beytullahtır.” “Beytullah” Allah’ın evi demektir. Hakiki bir müminin, velilerin kalbi de beytullahtır zaten. O an sohbete iştirak edenlerin kalplerine müdahale edenin, kalplerini tavsiye ve tezkiye edenin, adeta manevi bir ameliyat yapanın da hakikatte Hz. Hızır (a.s) olduğunu söylüyor.  Onları karşılayan hane sahibinin ise hakikatte Hz. Ali (r.a) olduğunu söylüyor. Onun içindir ki bu haneye davet edilen kişiler bugüne kadar boş dönmemiştir. Boş dönenlerse kendilerini müstağni gördükleri ve ihtiyaç hissetmedikleri için, kalpleri dolu olup o kalpte tohum atılacak boş yer bırakmadıkları için boş dönmüşlerdir. Dolu gelmiştir o yüzden boş dönmüştür.

Evvela bize Allah’ın muhabbeti lazım. Bu muhabbeti kazanmak için de elimizden gelen gayreti gösterelim. Size bir hastalık isabet etse evvela o hastalığı bir araştırırsınız. Sonra duysanız ki sizin yakalandığınız hastalığa yakalanan biri var, hastalığını şu yöntem ile izale etmiş, tedavi olmuş, şifa bulmuş; siz de o yöntemi, o usulü uygulamaya gayret edersiniz. Veya filan bitkiyi almış, o bitki sayesinde hastalığı yenmiş dense gider tedavi için o bitkiye müracaat edersiniz. Doktorun tavsiyesi üzerine tabii ki. Burada şifayı yaratan bitki değildir, doktor da değildir. Biz tedavi için o bitkiye müracaat etmekle Allah’a şirk koşmuş olmayız. Çünkü bitkinin yaratıcılık vasfı olduğuna inanmıyoruz, doktorun bir yaratıcılık vasfı olduğuna inanmıyoruz. Bunların birer vesile olduğuna inanıyoruz. Aynen bunun gibi. Kişinin kalbi ölmüşse, ahirete ait fonksiyonları çalışmıyorsa, ahiret ve ölüm onun için bir şey ifade etmiyorsa; aksine ölüm aklına geldiğinde dünyadan ayrılacak olmaktan dolayı onda bir ürkme meydana geliyorsa, malından, mülkünden, evladından uzaklaşma duygusu onu sarıyorsa o kişinin de tedaviye ihtiyacı var demektir.

Hastalığa yakalanmış bir insan düşünelim. Bu insan öğrendi ki hastalığını tedavi edecek, binlerce hastayı da tedavi etmiş bir doktor var, o doktorun bir yöntemi var. Ve bu yöntem çok eski bir yöntem. Bu yöntem ile milyarlarca insanın tedavi olduğuna şahit olunmuş ve bunlar manevi tıp kitaplarında kayıt altına alınmış. Öyleyse bize lazım olan bu yöntemi kullanmaktır. Nedir o yöntem ya da yöntemler? Sohbet büyük bir etkendir. Evrad ü ezkar büyük bir etkendir. Sohbet o kadar önemlidir ki İmam-ı Rabbani (k.s) bir zatın sohbetine bir anlık iştirak etmek yüzyıl gaflet ile takvaya çalışmaktan üstündür, der. Çünkü o zatın bir anlık havi olduğu manevi duygu yoğunluğu, o zatın Allah ile olan münasebeti o kadar güçlü ki onun bir anlık nazarı, o nazardaki kuvve insanın kalbini bir anda harekete geçirebiliyor. Nasıl ki Resulü Ekrem’in (s.a.v) bir anlık nazarı insanı en edna yerden en üst makam olan sahabelik makamına çıkardığı gibi. Bir şahıs diyelim Resulü Ekrem’in (s.a.v) bir anlık nazarına şahit oldu ve vefat etti diyelim. Bu bir-iki dakikanın ona kazandıracağı şey ne olur? Binlerce yıl ibadet ü taat ile kazanılamayan bir makamı o bakış o insana kazandırır. Çünkü ondaki ruh, kişinin kalp sistemini harekete geçirir. Birdenbire Allah’ın resulüne kalp bağlanır, muhip olur, âşık olur.  Allah’ın murad ettikleri tabi, murad etmediği bundan müstesnadır.

Onun için biz muhabbeti nerede bulabileceğimizi düşünelim, muhabbeti arayalım. Arayıp da şifa bulanlar nerede aradılar da buldular bunu öğrenelim. Onlar tasavvufta aradılar ve orada buldular. Bugüne kadar hiçbir kayıt yoktur ki tasavvufun dışında arayanların muhabbeti bulduğunu yazsın. Muhabbet olursa, ihlâs olursa ibadet ü taatimiz az da olsa o azıcık ibadetimiz; içinde muhabbet ve samimiyet olmayan devasa ibadetlerden üstün olur. Gaflet ile yapılan çok ibadet bizi kurtarmaz. Çok bilmek insanı kurtarmaz. Şeytandan daha fazla bilen yok.  Hülasa; insanı kurtaran şey, muhabbetidir, ihlâsıdır. Bunları bulanlar nerede buldularsa orada aramamız lazım. Farklı yerlerde arayarak mesaimizi boşa harcamayalım. Malumdur ki kazanılan her kıymetli şeyin bir adabı vardır, bir usulü vardır, bir nizamı vardır. Anlamsız, manasız olmadığı için her insan keyfi olarak ona ulaşamaz. Kıymetsiz şeyleri, ayakaltında olanları, çöpe atılanları her insan istediği gibi bulabilir, onlara ulaşabilir. Ama kıymetli şeylerin bulunmasında, elde edilmesinde bir usul vardır.  Şifa için bir ilacı kullanmanın bile bir usulü, belli bir nizamı, ölçüsü vardır. Ölçüsüz ve keyfi olduğunda fayda görmeme ihtimali vardır. Devamlılık önemlidir. Sohbete devamlılık önemlidir. Bir de kişiyi manen koruyan irşad faaliyeti her insanın mükellefiyetidir.

İrşad insanı muhafaza eder. İmam-ı Şafii (k.s): “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.” buyurur. Kişi kalbini, zihnini ibadet ü taat ile irşad ile meşgul etmezse zannetmesin ki kalp aksi yönde çalışmaz. Kalp boşluğu kabul etmez. Siz güzellikle doldurmazsanız, şeytan kötülükle doldurur, kalp denilen sistemi sizin aleyhinize çevirir. Kalbe hangi düşünceler girerse eylemleriniz de o yönde olur. Olumlu düşünceler kalbe girerse eylemleriniz olumlu olur, eğer kalbinize attığınız tohumlar olumsuz ise eylem denilen mahsuller de olumsuz olur. O yüzden kendimizi irşada verelim ki bu bizi muhafaza eder.

İnsan hatadan, masiyetten, günahlardan müberra değildir. Allah insanı eksik yaratmıştır. İnsan denilen varlığa masumiyet atfedilemez. Peygamberler müstesnadır. İnsan hataya meyyaldir. Hata edilecek ki yarın Allah’ın huzuruna mahfiyet ile acziyet ile pişmanlık ile mahcubiyet ile kendine hiçbir iyilik atfetmeksizin gerçek bir kul gibi çıksın. Abd ki hiçbir şeye malik değildir. Abd demek memluk[4] demek, mülkiyet malike ait demek, Allah’a ait demek. Ta ki kul Allah’a iltica etsin, Allah’a rücu etsin, fakirliğini ifade etsin, müstağni davranmasın, elini açsın, Allah’tan dilensin. Allah insanı malikiyeti, rahmeti, şefkati ve bütün güzellikleri Allah’a atfetsin, ruhen ve kalben bunu ifade etsin diye hataya meyyal olarak yaratmıştır. Yani insan hata edebilir ama hataya devam etmez.

“La sağirate meal israr, ve la kebirete meal istiğfar.” Hiçbir büyük günah yoktur ki kul hemen arkasından tevbe etmiş, Allah’a iltica etmiş olsun da büyük kalsın. Küçük günahlara ısrarla devam edilirse o günah küçük olarak kabul görmez, o hata aslında büyüktür.

Tövbe etmek, Allah’a rücu etmek bizi temizler. Allah’tan uzaklaştığımız için Allah bizleri affetsin. Bizler Allah’ın hanesindeyiz; bu gezegen, bu evren onun mülküdür. Bu mülke bizi geçici olarak gönderdi, emaneti bizim elimize verdi. Belli bir gaye, belli bir amaç için… O’nu bilmek, O’nu tanımak için verdi bize bu emaneti. Bizler bu emanete hıyanet ettik. Bu hıyanetimizden dolayı Allah’a dönüp “Ya Rabbi! Bizi affet.” dememiz lazım. Peki, kul olarak bizim keyf ü zevkimiz yok mudur? Elbette ki vardır Allah’ın meşru kıldığı daire içerisinde. Ama hakiki keyfi, hakiki zevki Allah kuluna cennette verecek. Bu dünyada hata edebiliriz, tuhaf olan hatanın arkasından tövbe etmemektir. Çünkü tövbe edeni affedeceğini söylüyor Cenabı Allah. Bizler de Rabbül Âlemine tövbe edelim çünkü günah süreklilik kazanırsa küçük de olsa büyür. Günah bir mikrop gibidir. Hemen müdahale edilmezse, gereken tedaviler uygulanmazsa, hemen arkasından güzel ameller işlenmezse insanın kalbine zarar verir. İmam-ı Gazali (k.s): “Kalp bir ayna gibidir; paktır, temizdir. Günah kalbe isabet ederse kalpte pas oluşur. Pas ise herhangi bir alete bulaştığı zaman o pas bir an evvel giderilmezse o aleti bozar. Kalp de öyledir, tövbe edilmezse kalbi bozar.” buyurur.

            Ve sallallahu ala seyyidina nebiyyil ümmive ala alihi ve sahbihi ve selem.

 

 

[1] İdlâl edici, yoldan çıkaran

[2] Akıl erdirme

[3] Kuvvetlenme

[4] Kul, köle

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.