Kulaktan Kalbe Tesir Eden Söz

Bismillahirrrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbü’l Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi vesellem.

Bir Allah dostu, manevi bir baba, evladını bilinmedik bir diyara gönderir. Fakat oraya gönderirken evladına birtakım tavsiyelerde bulunur. Bunu bir anne gibi de görebilirsiniz. Evliyanın mümine olan rahmeti, şefkati Allah’tan geldiği için; annenin rahmetinden şefkatinden çok daha ötedir. Der ki: “Ey oğul! Gittiğin diyarın bir sahibi, sultanı var. Her şey, sultanın arzu isteği ve iradesiyle gerçekleşmektedir. Onun hükmü olmadan hiçbir şey hareket etmez. Her hareketin arkasındaki güç ve kuvvet ondan gelir. Oğlum sana tavsiyem şu: Bu sultanı bul ve her şeyden evvel o sultan ile ilişkini güzel kur. Senin onula münasebetin her şeyden daha üstün olsun. Evvela onu ara. Evvela onunla münasebetini iyi tut. Senin için orası bir fırsattır. Gideceğin yerin, gezegenin, yurdun ismi dünyadır. Ve ihtiyacına bak; ne kadar ona muhtaçsan o ihtiyaç nispetince münasebetini iyi tut. Ona işin ne kadar düşüyorsa. Bil ki hiçbir şey o sultanın izni, iradesi olmadan hareket etmez. Ey oğul! Gideceğin yerde muvakkat kalacaksın, orası daimi değildir. Orada ne kadar kalacaksan, o kadarını al. Fazlasına sahip olursan, zihnini o tarafa verirsen; maksut olan amacını kaçırırsın. Orada gaflete, harama düşme ihtimalin olacak. O zâta karşı bir isyan veya ‘Onu tanımam artık, onu bilmiyorum.’ gibi bir vaziyet alma ihtimalin de var. Ama bunu yaparken o sana bunu yaptırmayacak. Sana yaptıran senin nefsin olacak, bunun da farkında ol. Peki, bunu yaparken ne kadar yapma hakkın var? Yarın onun huzuruna çıktığında onun vereceği cezaya katlanacak kadar yap. Ne kadar hapis yatabilirsin, ne kadar zindan hayatı yaşayabilirsin? Dünyada onun ölçülerini Allah belirtmiştir. O sultanın yasasında şu suçun cezası şu kadardır, diye belirlenmiştir. Namazı kılmamanın cezası olarak binlerce seneden bahsedilir. Şu haramı işlemenin cezası şu kadardır, şu iyiliği yapmanın mükâfatı şu kadardır, diye yasası bellidir ve bu yasalar sana öğretilecek. Suç işlerken verilecek cezaya katlanacak kadar yap, fazlasına girişme. Fazlası takatinin, tahammülünün üstünde ise yapma. Evladım! Dünyadan ne alırsan dünyada alırsın. Dünya muvakkattir. Ondan sonra gideceğin kabir âlemine göre dünya geçicidir. Kabir âleminde ihtiyaç duyulan ne varsa, kabirde toplayamazsın; onu dünyada toplayabilirsin. Ahirette ihtiyaç duyduğun ne varsa dünyada bulabilirsin onu. Ahiretin için dünyaya kıymet ver. Dünyadan sonraki gideceğin ahiret merhalesinde bir sürü şeye ihtiyaç duyacaksın, dünyada duyduğun gibi. Bunları bulabileceğin yer dünyadır. Onun için dünyaya bu yönüyle kıymet ver. Yani zad u zahire ahirete göç ederken, o yolculuk sırasında, oranın ihtiyaçları nelerse, beden değil de ruh için ihtiyaç nelerse onları dünyadayken al. Bu yönüyle dünya kıymetlidir. Muvakkaten dünyaya, muvakkaten kabir âlemine, muvakkaten de berzah âlemine gideceksin; en sonunda bize geleceksin. Yani aslî yurduna geleceksin. Sana tavsiyelerim bunlar. Evladım! Dünyadayken sultana ihtiyaç duyduğun gibi ahirette daha çok ihtiyaç duyacaksın. Esasen arzuların, isteklerin sınırsızdır. Bütün bu arzu, istek, hayallerine karşılık verecek bir zâttır o. Sultan böyle bir zâttır. Senin düşünce ve hayallerini gerçekleştirebilecek kuvveti ve gücü var. Bunun için sana hayali verir, anlamsız bir şey değildir; manasız hiç değil. Hayal etme gücü ve kuvvetini sende yaratıyorsa, bunun karşılığını muhakkak verecek; ama cennette olacak. Cennette Allah’a muhtaç olacağın ölçüde, isteklerin ve arzuların ölçüsünce, dünyada Allah’a ibadet et. Ta ki karşılığını öbür tarafta görebilesin. Ahirette Allah’tan bir şey görebilesin diye dünyadayken O’nunla dostluğunu iyi kur. Fırsatı kaçırma!”

Resul-i Ekrem (s.a.v), evliyaullahı idame eden büyük velilerden Bişr-i Hafi’nin (k.s) rüyasına girer. “Ey Bişr! Geçmişin belli ve şu anki durumun da ortada. Bu geldiğin manevi derece, hususi ibadetinden dolayı değil. Seni diğer Allah dostlarından ayıran, farklı kılan nedir, biliyor musun?”  “Bilmiyorum ya Resulâllah.” “Sen Allah’ın salih kullarına hizmet ediyorsun. Mümin kardeşini Allah için çok seviyorsun. Sevgin ve hizmetin var. Sünnete ittiba edenlere had safhada bir muhabbet bir şefkat u rahmet gösteriyorsun.” buyurur.

Tavsiyelerden kim istifade eder? Bu sözlerden kim istifade eder? Yani bir babanın sözünden evlat istifade ediyorsa, aralarındaki derin bir münasebetten dolayı istifade eder. Yani sözlerin içeriği ne olursa olsun, sözün insanda tesir edebilmesi için söyleyen ve dinleyen arasında derin bir hat, kanal oluşmuşsa; o zaman söz kulaktan gider kalbe yerleşir ve tesir eder. Artık hayatında onu, dünyevi safhadan uhrevi safhaya bırakır. Temelde hizmet ve sevgi lazım. Yani baba ile evlat arasındaki sözlerin tesiri sevgiden kaynaklanır, sözlerin içindeki paha biçilmez cevherden dolayı değil. Paha biçilmez cevherler de arz edilse; eğer bir münasebet, bir duygu yoksa karşıdaki insanda tesir etmez. Evvela bize bir kalp lazım. Yani evvela bizim bir kalbe sahip olmamız lazım. Akıl değil, kalp. Niye? Çünkü bütün duyguların, bütün tesirin kaynağı kalptir. Mesut olan kalptir, mükellef olan insanın kalbidir. Dergâh-i ilahi olan kalptir. Allah’ın benim beytim dediği yer, Allah’ın nazargahı olan yer kalptir. Evvela böyle bir kalbi inşa etmemiz lazım. Bir vakit tufan oldu ve beyt çöllerde kayboldu. Yeniden inşa edildi. Belki her an haramlar, gafletler karşısında insanın kalbi bir zelzele yaşıyor. Bazen böyle tahrip edici günahlar hâsıl oluyor ki bu belki kalpte tufanın yaşanmasına sebeptir; yani Allah’ın evi bu tufanda kayboluyor, yıkılıyor. Nasıl ki Beytullah; Hz. İbrahim (a.s), Hz. Nuh (a.s) döneminde tufana maruz kalıp sonra yeniden inşa edildi, dışardan da bu kalbin bir veli tarafından yeniden inşa edilmesi lazım. Akıl insana söylettirir ama insanı yürüttüremez; o kadar kuvveti yoktur. Sadece bir işaret eder; insanı o şeye dürten, yürüten insanın kalbidir. Kalp, Allah dostuna ne kadar teslim olduysa; o ölçüde tasarruf, fayda görür.  Eğer teslim olmazsa; elli sene dahi bir velinin sohbetine otursa, bir peygamberin sohbetine otursa, kalbi kapalıysa o sözlerden istifade etmeme ihtimali vardır.

Resul-i Ekrem (s.a.v) “En büyük nasihat ölümdür.” buyurmaktadır. Ama kimin için? Kalp sahibi için. En büyük hakikat ölümdür. Ondan daha gerçek bir şey var mı şu dünyada? Her şeyin milyarda bir ihtimal de olsa bu öyle değil de şöyle olabilir mi, dersiniz ama ölüm için diyemiyorsunuz. Bundan kim müteessir olur? Kalp sahibi. Onun için Resul-i Ekrem (s.a.v) kalp üstünde çok durur, ayetler de kalbin üzerinde çok vurgu yapar. Resul-i Ekrem (s.a.v) “Kalbinizin ihyası dirilmesi, hayata döndürülmesi, canlanması için bir an evvel gereği neyse yapın.” diyor. Eski fonksiyonlarını kazanabilmesi için gereğini yapmak lazım. Bunun için gereken şey; kendinizi bir hasta gibi görerek manevi bir doktorun huzuruna gidip bir hastanın doktora kendini teslim ettiği gibi kendinizi teslim etmektir. Bir tohumun toprağa kendisini teslim ettiği gibi kendinizi teslim etmektir. Tohumun toprağa teslimiyeti, yakınlığı ölçüsünce tohum çiçek verir; gücünü kuvvetini ondan alır. Müslüman da Allah’a, Peygambere (s.a.v), Allah’ın velilerine ehl-i teslim olmalıdır; zira şu an onun başındaki muallim, Allah’ın velisidir. Ashab-ı Kiram zamanında olsaydı, hakikî muallimi Resul-i Ekrem’di (s.a.v). Ama O’nun (s.a.v) zamanında olmadığı için onun muallimi, İslam terbiyesini, Allah’ın hoşnut olduğu terbiyeyi ona öğreten, vekâleten Allah’ın velileridir. Müslüman; teslimiyeti, mahviyeti ölçüsünce o muallimden tohumun topraktan teslimiyeti, mahviyeti ölçüsünce istifade ettiği gibi istifade eder. Tohum; topraklaşmazsa, başını dik tutarsa, ben bilirim derse, istifadesi zordur. Müslümanın, mümbit bir toprağa kendisini bir tohum gibi ekmesi gerekir.

Meclis çok önemlidir, velilerin sohbeti çok önemlidir. Ayet-i kerimenin ifadesine binaen “Kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş yapmıştır.” Hud,46) Hz. Nuh’un (a.s), bir peygamberin evladı; ama vakit geçirdiği, oturduğu yer, sohbeti ehl-i gaflet içindedir. Gafil insanların sohbetine, meclisine katılır yani sürekli oradan istifade eder. Bir peygamber damarı, kanı olduğu için çok güçlü, kuvvetlidir. Ama sürekli gaflet meclislerinde oturulursa oradaki tesir, bir peygamber evladı olmasına rağmen neuzibillah öbür tarafa imansız gitmesine sebebiyet verebilir. Buna mukabil, ayetlerin ifadesine binaen canlı sınıfının en edna sınıfından olan bir köpeği, Allah’ın velileriyle bir an oturup kalkması, teslimiyetini göstermesi en edna sınıftan en ali bir sınıfa yükseltebilir. Ne ile? Çabası ve gayretiyle mi? Hayır! Köpek ne kadar çabalarsa çabalasın, köpeklikten insanlık seviyesine çıkamaz. Yani Allah’ın insana bahşettiği hilafet makamına hiçbir zaman çıkmaz. Bir hayvan ne kadar çalışırsa çalışsın, ahirette Allah’ın halifi olan mümin, kâmil insanların yükseleceği cennet makamına çıkamaz. Ama hayvanat içindeki en ednadan olan köpeklerden Kıtmir, velilerin sohbetine, meclisine iştirak etmiştir. Böylece Allahu Teâlâ, onların hatırasına, o anki esen manevi rüzgârlarına, nazarlarına, Allah ile olan derin münasebetlerine binaen o atmosfere giren köpeği diğer cinslerinden üstün bir makama yükseltti. Ahirette Allah, o kuyruğunu sallayan Kitmir’e “Hakikatte senin de diğer emsallerin gibi artık toprak olman gerekirdi. Madem benim dostlarıma sadakatini gösterdin, teslim oldun, onların huzuruna çıktın ve durdun, kapının Kıtmirliğini yaptın. O zaman ebediyen hayat bahşedilmek suretiyle cennet âleminde sen de onlarla ol.” der. Bu meseleleri iyi düşünmek lazım. Resul-i Ekrem (s.a.v) -bırakın bir köpeğin bir iltifatı bir teveccühü- Allah’ın velileriyle insan kalbinde kimi aziz tutuyorsa kimi seviyorsa onunla haşrolur, der.

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammed’in nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sahbihi ve sellim

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.