TESLİMİYET AŞKIN MAHSULÜDÜR

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Seyda-i Tağî’ye (k.s): “Vakit dar iken zikrini ihmal etmiş, rabıtasını yapmamış bir insan bu ikisinden hangisini tercih etmelidir?” diye sorduklarında “Rabıta.” cevabını vermiştir. Rabıtaya çok önem vermişler. Neden? Rabıta muhabbeti doğurur. Muhabbet teslimiyeti doğurur. Teslimiyet ise İslam’ın kanallarından istifadeyi doğurur. Zihnimizle, aklımızla inandık. İnanmak teslim olmak anlamına gelmez. Teslimiyet inancın mahsulü değildir. Her insan inanıyor ama bu Allah’ın emir ve yasaklarına dört dörtlük uyuyor anlamına gelmez. Teslimiyet aşkın mahsulüdür, yansımasıdır, aşkın karakteridir. Aşk ise rabıtanın, sürekli irtibatın karakteri, yansımasıdır. Onun için rabıta önemlidir. Muhabbet olmadan teslimiyet olmaz. İnsanda teslimiyet olmadan İslamiyet’in ruhundan, ne ibadetten ne taatten ne hayattan manevi anlamda hiçbir haz ve lezzet almaz, kalben Allah’ı hissetmez. Allah’tan bilgi anlamında bir uzaklık olur, irtibat kopuk olur.

Dünyevi şeylerle irtibatı koparmak için yemek yerken, yatarken, yürürken üstadın rabıtası olursa faydalı olur. Günün yirmi dört saati dünyaya bağlı, dünya ile irtibat hâlinde yaşıyoruz. Bundan kurtulmak gerekir. Fiziken yaptığı işin en iyisini yapmak ama içten ahirete bağlanmak… Teslimiyet ölçüsünde istifade vardır. Teslimiyetiniz ölçüsünde İslam’dan haz alırsınız, lezzet alırsınız. Sahabeyi kendi memleketlerinden bizim coğrafyaya sevk eden; vatandan, evlattan, maldan mülkten vazgeçiren etken acaba neydi? Sadece zihnen inanmaları mı? Değil. Bugün Müslümanlar da zihnen inanıyor Allah’a, ahirete, ölüm ve sonrasına, bu dünyanın boş olduğuna, bir şekilde geçtiğine, hiçbir şeye değmediğine. Ama inancın gereğini yerine getiremiyor. Sahabe-i Kirâm’ı farklı kılan nedir?

Hz. Ebubekir Sıddık (r.a) diyor ki: “Ya Resulullah! Benim size olan aşkım, sevgim öyle bir seviyeye ulaştı ki bilmiyorum zararlı mıdır, değil midir? Sizi bir an bile aklımdan çıkaramıyorum. Bazı anlar var ki aklımdan çıkarmam lazım, o anlarda bile çıkaramıyorum. O an sizi düşünmek size bir saygısızlık. Ya Resulullah! Ne yapayım?” “Hoş, güzel bir hâl.” Hz. Ebubekir’in (r.a) irtibatı ölçüsünce teslimiyeti var, teslimiyeti ölçüsünce Allah’ın Resulünden (s.a.v) istifadesi var. Allah’ın Resulü (s.a.v) ona hususi itibar ediyor ve buyuruyor ki: “Eğer benden sonra peygamberlik kapısı açık olsa idi o Ebubekir (r.a.) olacaktı.” Sadakatin en üst derecesini temsil eder. Hatta Hz. Ömer (r.a) onun için şöyle der: “Ben hayat boyu Ebubekir’e (r.a) ulaşamadım.

Bir gün Resulü Ekrem (s.a.v): “İslam geniş bir sahaya yayılıyor. İslam’ın her yere ulaşması gerekiyor. Gelin, bu hayra ortak olun, sadakatinizi gösterin.” diye bir çağrıda bulundu. Sahabe-i Kirâm ellerinde olanlarla bu hayra ortak oldular. Ben de kendimce Ebubekir’i (r.a) geçmek istiyordum. Hz. Osman (r.a) 100 deve getirdi ve “Ya Resulullah, bunu İslam’ın hizmetine sundum.” dedi. Allah’ın Resulü (s.a.v) tebessüm etti. O tebessüm edince Hz. Osman (r.a) apayrı bir hâle girdi. “Ben bu tebessüme malımı mülkümü hep veririm.” dedi ve gitti 100 deve daha getirdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm etti, 100 daha getirdi. Peygamber (s.a.v): “Osman yeter.” dedi. Ben malımın yarısını getirdim.

“Ya Ömer! Bu çoktur, çoluk çocuğuna bıraktın mı?”

“Evet, yarısını bıraktım.” Hz. Ebubekir (r.a) getirdi. Ona da sordu:

“Ya Ebubekir! Evdekilere bir şey bıraktın mı? Dedi ki:

“Yok ya Resulullah! Onlar çok zengindir. Onlara Allah ve Resulünü bıraktım.”

“Ya Ebubekir! Çoluk çocuk aç ne yapacak?”

“Ya Resulullah! Sizin sevginiz bizi herkesten zengin eder. Biz sizin sevginizle besleniyoruz.” Hz. Ömer (r.a) der ki: “Ben o gün o fırsatı kaçırdım.” Sahabe-i Kirâm hizmette birbirleri ile yarışıyorlar. Hem beden hizmeti hem mal hizmeti hem can hizmeti…

Muhammed Diyaûddin Hazretleri zamanında savaşlar yaşanmaktadır. İnsanlar ölmüş, yetim kalan çocuklar, kıtlık had safhada... Hazret (k.s) savaşa giderek bu hizmeti yapar. Savaşta iki kardeşi şehit düşer, kendisi ise kolunu kaybeder. Diğer yandan ilim öğretmektedir, ilim hizmeti yapmaktadır. Bir yandan da tasavvuf hizmetini devam ettirmektedir. Hatta cephede hiçbir gün hatmeyi terk etmediği rivayet edilir. Hiçbir gün talebelerin eğitimi de ihmal edilmemiştir. Hem cihad yapmış hem de hizmeti bırakmamıştır. Canı ile malı ile hizmet etmiştir. 150 yetimi kendi hanesinde beslemektedir. O yetimlere yemek yapan hanım bir gün sinirli bir şekilde Hazret’in (k.s) yanına gelir “Ben bu işi bırakıyorum.” der. Hazret (k.s) nedenini sorar. Hanım: “Sen bu çocuklara o kadar yüz veriyorsun ki kendi ailen ekmek bulamazken sen bunlara ekmek ve çorba veriyorsun. Kendi evlerinde görmediklerini sizin evinizde görüyorlar. Orada yapmadıkları şımarıklığı sizin evinizde yapıyorlar. Çorbayı beğenmeyip başımdan aşağı döktüler.” Hazret (k.s) der ki: “Ya Rabbî! Bu kadın bir şahadette bulundu. Bu kadının şahadetini sen kabul et. Demek ki vazifemi yaptım.”

İşte; Müslümanın çok yönlü olması lazımdır. Bir memur, bir öğretmen işini yapsın ama Allah ile peygamber ile irtibatı koparmasın. Mesleğini ihmal etmesin ama bu meslekle beraber mümkün mertebede Allah’tan, peygamberden bahsetsin; tövbeye, hatmeye, hidayete, irşada vesile olsun. Böyle çok yönlü olmalı Müslüman. Allah’ın Resulü (s.a.v) bu ümmet için “Siz en seçkin ümmetsiniz.” buyuruyor. En seçkin peygamberin ümmeti oldunuz siz. Nedir ümmetin tarifi? “Emri bil maruf” yaparlar, “nehyi anil münker” yaparlar. Allah’a, peygambere ahirete inanırlar ve inancın gereğini yerine getirmeye dünyanın gereğini yerine getirmekten daha çok önem çok verirler. Ahiret bilinci öndedir. Ahiretlerini korumak, cennete girmek, cennette Peygamber Efendimiz (s.a.v) ile beraber olmak, Cenâb-ı Allah’ın cemalini seyretmek onlar için öncelikli gelir. Dünya onlar için ikinci sıradadır. Dünya nasıl olsa geçecek, dünyaya ait bir beklenti yok. Sahabeyi bu seviyeye getiren sadece zihnî inanç değildir. Zihnin ötesinde bir irtibat, irtibattan doğan bir muhabbet, muhabbetin ölçüsünce teslimiyet, teslimiyetin ölçüsünce Allah’tan, peygamberden, Kuran’dan istifade, Allah Resulünü (s.a.v) hayatın her safhasında görmek, mucizelerine şahit olmak… Seyda-i Tağî (k.s) buyurur ki: “Bir insanın üstadına karşı teslimiyeti çok olduğunda hayatının her anında üstadının kerametini görebilir. Ama teslimiyeti zayıf ise, muhabbet yok ise hayatının hiçbir safhasında onu hissedemez. Onun için gözünün önüne bir perde gelir. Peygamber yanında da olsa orada da bir körlük olur, araya perde girer. Hatta ayın ikiye bölünmesini gözüyle de görse “Benim gözüm yanıldı.” der.

Ve sallallahu ala seyyidina Muhammedin nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve selem.

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.