DİN KİMİN İÇİNDİR?

Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbül Âlemin. Vesselatü vesselamü ala rasulina nebiyyil ümmi ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

Hizmet eden insanın Allah Teâlâ’nın cemal sıfatını yüklenmesi gerekir. Peygamberler bu görevi ifa ederken böyle davranmışlardır ve bu misyonu ümmetlerindeki her bir ferde yüklerken de onlardan aynı titizliği göstermelerini istemişlerdir. İnsanları Allah’a davet ederken yumuşak sözlü olmalıdır, cemalî sıfatları göstermelidir. Celalî sıfatlarla insanlara yaklaşmaktan uzak durmak gerekir. Allah Teâlâ Nahl Suresi 125. ayette buyurur ki: “(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu vazifeyi yüklenmiş ve ümmetindeki her bir fert için şu uyarıda bulunmuştur: “Hepiniz birer çoban gibisiniz ve riayetinizdekilerden mesulsünüz.” Yani bunlarda bir kusur bir ihmal varsa yarın bu kusurdan siz mesul kalacaksınız. Müslüman olmanın gereğidir bu. Tasavvuf çerçevesi içinde de bu iş adeta bir eğitim gibi devam eder. İnsan Allah’ın huzuruna varınca “Ben üzerime düşen kulluk vazifemi yaptım.” diyerek bu sorumluluktan kurtulamayacak. Sizin riayetinizde bulunan insanlar kusur işlediler örneğin; ihmalleri var, hataya meylettiler, yanlış yola saptılar ise siz bu noktada suçlu olursunuz. Kıyamet günü kendi defteriniz kapanacak ama başka defterler açılacak “Gel, bir de bu defterin hesabını ver.” denilecek. Onun içindir ki Müslüman olmak sadece yaşamak değildir. Hem yaşamak hem yaşattırmaktır; hem dirilmek hem diriltmektir; hem istifade etmek hem istifadeye sunmaktır; hem öğrenmek hem öğretmektir. Bunlardan her biri Müslüman için bir sorumluluk, bir mükellefiyettir. Yarısını yapan diğer yarısını ihmal etmiştir, İslam’ı bir bütün olarak yaşamıyor demektir. Namaz kılıyorsa namazı emredecek ama namazı emrederken yumuşak olacak. Tövbe edecek, tövbeyi emredecek. Fakat bunları yaparken niyeti, gayesi ne olmalıdır bunu da bilecek. Peygamber Efendimiz (s.a.v) insanları İslam’a davet ederken belki on defa, belki yüz defa çağrıda bulunuyordu da yine de bir karşılık bulamıyordu. Bunun üzerine Kasas Suresi 56.ayet indi: (Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.” Yani buyuruyordu ki Allah: “Habibim; üzülme. Hidayeti kalplerde yaratan Allah’tır. Sen vazifeni yap.” Ve yine Allah Al-i İmran Suresi 159. ayette mealen buyurur ki: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Yani “Habibim eğer senin kalbin katı bir kalp olsaydı; tahammül sınırı dar, fazla sıkıntıya gelmeyen, insanları hamletmeyen bir kalbe sahip olsaydın; biz senin kalbini bu kadar geniş yaratmamış olsaydık senin etrafındaki bütün insanlar dağılıp giderlerdi.”

Peygamber Efendimizin (s.a.v) yegâne yaratılış amacı İslam’a hizmettir, Müslümanlığın yayılmasıdır. Bizler için en önemli varlık olan evlatlarımızın sağlıklı büyümesi, hastalanmaması, istikbalinin iyi olması ne ifade ediyorsa peygamber için de ümmet onu ifade eder. Ümmetin sağlıklı büyümesi, istikbale doğru gitmesi, cennetin yamaçlarına doğru yürümesi, yanlışa düşmemesi onun için önemlidir. Resulullah Efendimiz (s.a.v) bir fırsat bulup Kureyş üzerinde sözü etkili insanlara İslam’ı anlatırken gözü görmeyen bir sahabe yanına gelir ve “Ya Resulullah! Allah’ın sana indirdiği şeyden Allah için bana da öğret. Ben de istifade edeyim. İslam’ı öğreneyim.” der. Allah Resulü (s.a.v) ise o anı kolluyordu, birin binlere vesile olması ihtimalinden dolayı o anı kolluyordu. “Yüzünü ekşitti, hafif sırtını döndü. Niçin? “Ona bir kör geldiği için.” (Abese:1-2) Allah’ın resulünü Allah ikaz eder. Demek ki davetteki üslup yumuşaklık olmalı imiş. Hizmet nedir, hizmetin önemi nedir, irşad nedir, tebliğ nedir iyi öğrenmek gerek. Eğer insanın böyle bir konumu varsa, böyle bir mükellefiyeti varsa ona ehemmiyet göstermek lazımdır.

Ezan nedir? Günde beş vakit Allah ezanı niçin okutturur? İnsan acaba büyülenmiş mi? Bu büyünün çözülmesi; paramparça bir fikir dünyasında, dağınıklık içinde kendini kaybetmiş olan insanın kendine gelmesi için mi? Bu dağınıklık içinde insan “Ben kimim, neredeyim, amacım ne?” gibi kendini sorgulama meselesinden uzaklaşıyor. Bunun için insanı kendine getirme adına, kendine yeniden “Niçin yaratıldım, yaratıcım benden ne istiyor?” sorularını sorması adına Allah peygamber göndermiş, kitap göndermiş, evliya göndermiş. Evliya kimdir, Sâdât-ı Kiram kimdir, yeryüzündeki misyonları nedir, neyi temsil ederler? Sâdât-ı Kiram hangi halkanın ferdidir? Bu zâtlar, başında Resulü Ekrem (s.a.v) olan silsilenin birer ferdidir. Bu zâtlar, Allah’ın Resulünü (s.a.v) temsil eder.

Acaba din sadece Peygamber Efendimiz (s.a.v) için, sadece o dönemde yaşayan Sahabe-i Kirâm için miydi? Sahabeye talim ve tarif edilen din bizim için geçersiz mi? O Peygamber (s.a.v) sadece sahabeye ve kendi asrına mı gönderildi? İrşad ve tebliğ sadece kendi asrına mahsus bir vazife miydi? Hayır! Bu din kıyamete kadar gelen her bir ferde indi. İrşad ve tebliğ devam ediyor. Ama Resulü Ekrem (s.a.v) vazifesini “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” düsturuna binaen âlimler üzerinden yapıyor. Her ne kadar simalar farklı görünse de gözler onun gözü, diller onun dilidir; o simaların içinde Resulü Ekrem (s.a.v) vardır. Onlara itaati kendine itaat gibi kabul eder. Onlara olan muhabbeti kendine imiş gibi kabul eder. İtaatsizliği ve sevgisizliği de kendine imiş gibi kabul eder. Sâdât-ı Kiram’ın sohbetinde Peygamber Efendimizin (s.a.v) sözlerinden bahsediyor ise o meclise iştirak eden insanın sanki Resulullah’ın (s.a.v) meclisinde imiş gibi edeple oturması, zihninin dağılmaması gerekir. Bu kapıda, bu huzurda, bu edeple oturan boş ve istifadesiz dönmemiştir bugüne kadar. Sâdât-ı Kiram’ın çoğu da zaten hem zahiri hem batıni ehl-i beyttir, Allah Resulünden (s.a.v) bir parçadır. Allah’ın Resulü (s.a.v) şöyle ifade eder: “Cenâb-ı Allah benim kalbime ne bıraktı ise ben de aynısını, taşıyıp başkasına intikal edebilmesi için Ebubekir Sıddık’ın kalbine aktardım.” Bir kanal Hz. Ebubekir (r.a), bir kanal Hz. Ali (r.a.)… Öyle devam eder, bu bir silsile hattıdır. Osmanlıyı ayakta tutan bu silsiledir. Fatih Sultan Mehmet hakkında hadis-i şerif vardır. Ama Fatih değildir mesele. Bakın, Fatih ve Fatih’in ordusu tasavvufî bir ordudur. Tasavvuf hakkında, tasavvufun fetihleri hakkındadır o hadis. Neden? Sultan Mehmet üstadı Akşemseddin’e “Bu dergâhta gördüğüm dervişlerin, müridlerin nail olacağı manevi saltanat beni o kadar cezbetti ki eğer müsaadeniz olursa dünya sultanlığını başkası yapsın ben bu dergâha geleyim. Buradaki kazanç çok büyük. Biliyorum, evet, insanları idare, sevk, orada da büyük bir sevap var. Ama ben bir mürid olayım, dervişlik yoluna gireyim.” der. Hocası “Hayır. İnsanların ihtiyacı var.” der. “Ama benim payem, hissem ne olacak?” “Payen, hissen sana yetecek.” “Efendim nasıl?” “Hususi bir destek ve inayetle senin seyr u sülûkunu tamamlayacağız.” Anlaşma bu. Ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) hem fethi gerçekleştiren Fatih hem Akşemseddin hem müridler hem de asakir hakkındaki müjdeli hadis-i şerifi. Fetihler hep bu şekilde gelmiştir. Osmanlının fetihlerinin, o büyük saltanatın arkasında o Sâdât-ı Kiram vardır. Her hükümdarın onu yetiştiren bir mürebbisi, hocası vardır.

Cenâb-ı Allah bize de nasip etti ve bu kıyamete kadar sürecek. Ama nerede olduğumuzu bilelim, hizmet etmenin kıymetini bilelim, adabı çok iyi bilelim. Kıtmir edebiyle o seviyeye geldi. Canlılar içerisinde en düşük bir sınıf olan köpek; iyi ve salih insanlarla bir arada bulunmak, onların bulunduğu meclise gelmek, onlardan ayrılmamak ve orada kendince bir edebi sergilemek neticesinde “Kıtmir” oldu ve cennete girecek. Canlılar içerisinde en üst sınıf için tahsis edilen cennete dâhil olacak. Buna karşın bir peygamber evladı olan Hz. Nuh’un (a.s) oğlu babasının bulunduğu meclisten uzaklaşıp dünyaya gönül verenlerle oturup kalkar. Ahiretin sultanlarından uzaklaşır. Kendi benliğine, kendi aklına, zekâsına güvenir. Bir gün, iki gün… Derken kalp, oturduğu, bulunduğu, teneffüs ettiği meclise meyleder ve gönlü dünya ehline kayar. Ve Resulü Ekrem’in (s.a.v) hadis-i şerifi tecelli eder: “Kişi sevdiği ile beraberdir, sevdiği ile haşr edilir, sevdiğinin olduğu yere sevk edilir.” Hz. Nuh’un (a.s) oğlu o kadar mucizeye, vahyin inişine şahit olmasına rağmen; vahyin indiği evde büyümesine rağmen, babası bir peygamber olmasına rağmen sonu hadis-i şerifin tecellisi olur ve oturduğu, sevdiği insanlarla aynı akıbeti paylaşır. İmansız, inançsız bir şekilde ölür, cennetin kapısı ona sonsuza kadar kapatılır. Cehennemin kapısı ise ona sonuna kadar açıktır.

Ama bir Kıtmir, bir köpek… O salihlerle oturur, Allah da ona salihlerin hatırına verir. Allah Teâlâ dünyada o köpeği onlardan ayırmadığı gibi ahirette de onlardan ayırmaz. Oysa Allah hayvanlara sınırsız bir hayat vermemiştir. Cenneti onlar için değil insanlar için yaratmıştır. Kıyamet günü hayvanlar mahşer yerine gelir, hangi hayvanın hangi hayvanda hakkı varsa verilir ve sonra toprak olurlar. Kâfirler de bakarlar ki hayvanlar toprak oluyor bunun üzerine derler ki: “Keşke biz de toprak olsaydık.” (Nebe:40) Keşke biz de hayvanlar gibi, diğer canlılar gibi toprak olabilseydik, keşke ölebilseydik… Fakat Allah ölümü de öldürür. Ölüm bir hikmettir hem Müslümanlar için hem de bütün yaratılmışlar için. Ölümle ikinci bir doğum gerçekleşir, dünyaya geliş gibi ikinci bir hayata doğmak… Daha önce nasıl doğdu isek aynen öyle bir doğum ama vesilesiz, sebepsiz, anne baba olmadan.

Allah insanlığa sormuş: “Sizin rabbiniz, halıkınız, yaratıcınız kimdir?” O manzara karşısında insanlık cevap vermiş: Ya Rabbî sensin!” Neden? Fizik kanunları orada işlemiyor; Allah “kün” diyor ve oluyor, her şey sebepsiz. Ama dünya öyle değil, dünya sebepler dünyası. Allah dünyada sebepleri yaratmakla bize büyüklüğünü gösterir. “Bakın, bir şeyi sebepsiz de yaratabilirim. Ama bununla beraber milyonlarca memur yaratır mecazi bir varoluşu onların eline veririm, her bir vazifeyi ifa ettiririm.” der sanki bize. Filan filana nahoş bir şey yaptığında o fiil yapan kişiye atfedilir. Örneğin “Filan, filanı öldürdü.” Öldüren insan, öldürme fiilini yaratan Allah. Kötü şeylerin Allah’a atfedilmemesi için azametine binaen Allah sebepleri yaratmıştır. İyilikte de kötülükte de sebepleri yaratmıştır. İrşad da vesile iledir. Şeytan, cin, insan yaratmış; buna mukabil peygamber, peygamberin temsilcisi salih insanlar, evliya yaratmış. O kanalla insanlara tesir eder, insanlara ulaşır.

İnşaallah bizler de tavsiyelere uygun hareket edelim. Rabıta, sohbet, hatme, evrad ü ezkar, hizmet; bunlara ehemmiyet gösterelim.

Ve sallallahu aleyhi vesellem…

 

Seyda Alameddin (k.s.)

  • tarihinde oluşturuldu.

Nurşin.com | 2025 | Tüm Hakları Saklıdır.